Kendisi de bizzat İzmir’de, Denizli’de ve İstanbul’da farklı okullarda öğretmenlik yapan Topçu’nun Maarif üzerine yazdığı yazılarında, konferanslarındaki konuşmaların da Eğitim sistemimize getirdiği eleştiriler bugün de hala gündemdedir. Nurettin hoca 1934 ile 1974 yılları arsında 40 yıl öğretmen olarak görev yapmıştır. “Kırk sene öğretmenlik yaptım, mabede nasıl girdimse sınıfa da öyle girdim”diyerek nasıl bir ruh ile öğretmenlik yaptığını söylerken biz eğitimcilere de öğretmenin sınıfa girerken ki ağır sorumluluğunu veciz bir şekilde hatırlatmıştır. Eğitim konusunda birçok kitabın yazarı gibi hariçten gazel okumamış, problemleri görerek, yaşayarak, onları çözme mücadelesi vererek eğitimimize eleştiriler getirmiş, çözüm önerileri de sunmuştur. Topçu, Eleştiri ve önerilerini özellikle bizzat kendisinin çıkardığı “Hareket” dergisi başta olmak üzere farklı dergilerde yayımlayarak milletin ve yöneticilerin dikkatlerine sunmuştur. O’nun Eğitim üzerine yazdıkları makale ve konferanslarındaki konuşmaları “Türkiye’nin Maarif Davası” ismiyle kitaplaşarak toplu halde ve kalıcı olarak tüm milletimizin istifadesine sunulmuştur.
İnsan nasıl ki beden ve ruhtan oluşuyorsa, Topçu, milletin de bir ruhunun olduğunu söyler. Millet ruhunu maarifin yaptığını söyleyen topçu “Maarife değer vermeyiş millet ruhunun yıkılışını hazırlar. Maarif hangi yönde yürürse millet ruhu da onun arkasından gider(s-30)” diyerek maarifin millet ruhunu oluşturan temel faktör olduğuna dikkat çeker.
1700-1800-1900’lü yılları kastederek fikir ve irfan hayatımızın üç yüz yıl çorak bir çölde bocaladığını söyleyerek son asırda çeşitli hamleler yapılarak batı kültür ve maarifinin kucağına sığınıldığını söyler. Eğitim ile ilgili arayışları yaparken “Fransız, Alman, İngiliz kültür ve maarifine teslim olduktan sonra(s-31)” Amerikan maarifine sığındığımızı söyler. “Anadolu’nun ruhuna ve İslam’ın idealine aykırı olarak ruh ve ahlak temellerimizi derinden sarsan Amerikan maarifi şimdi bu memlekette yabancı asıldan olanların hummalı gayretleri ile vatana sokulmakta ve yurdun yarı münevverleri tarafından minnetle devşirilmektedir.(s-31)” diyerek Amerikan maarif sistemini yerleştirmeye çalışanları “yarı münevver” diye tanımlar.
Günümüzde bile halkın çeşitli kesimlerinde olduğu gibi Akademideki hocalarımızın bir kısmında bile Eğitim sistemimizi Amerikan ve Türk üyelerden oluşan bir komisyonun tasarlayıp perde arkasından tüm değişiklikleri kontrol ettiklerine inanılıyor.
Nurettin Topçu 1970 yılında yazdığı bir yazısında, yeni Eğitim sisteminin büyük halk kütlesi tarafından desteklendiğini söyler. Bu yeni maarif sistemi“ruhçuluk idealine memleketimizde son vererek bu vatanı yakın gelecekte kör ve sağır makinenin vatanı yapmak azmindedir(s-31)” diyerek bu eğitim siteminin millet ruhunu yok edeceğini söyler.
Pragmatist bir anlayışa sahip yeni eğitim sisteminin garpçı ve maddeci olmasına karşılık din okullarının da madde ve bedene hitap ettiğini söylüyor. “Din okulları ise, onlarda insanı teknik unsur halinde ele alıyor ve ona maddeye ve bedene ait hareketler teklif ediyor. Münakaşaları hep bedenler üzerindedir, her ferdin ancak bedensel davranışlarıyla Allah’a gidebileceğine inanıyorlar. Onlarda pozitivist, onlarda pragmatist. Onlar o kadar maddecidirler ki cennetlerinde bile maddi hazların tatminini ararlar. Böylesine madde çirkefi içinde ruh aramak boşuna gayret harcamaktır.” Derken din eğitimi veren okullarında maddeci anlayışa teslim olduğunu söyler.
Harf inkılabı ile ahlak eğitimi ve kültürel seviyenin yerle bir olduğunu söyleyen topçu, “İlkokul da hemen hemen ahlak eğitimi sıfıra inerek yerine hayat bilgisi veriliyor.” diyerek eğitim istemimizin sadece bu dünyaya hitap eden yönünü eleştirir, insanı insan yapan ahlaki değerlerin öğretilmediğinden yakınır. Eğitim sistemimizin ahlak eğitimi yönünün ne kadar zayıf kaldığı, sadece öğretime, sınavlara odaklı bir anlayışa sahip olduğu günümüzde de tartışılan en önemli eleştirilerin başında gelmektedir.
“İslam dünyası 20. Asırda Mevlana’nın ruhu ile muhteşem bir felsefe yaratabileceği halde bu yapılmadı.Mevlana kaba beden hareketlerine aktarılıp Şaman’a döndürüldü ve Kur’an felsefesi Zerdüşt’ün pençesinde ezildi” diyerek,Müslümanların bir İslam felsefesi yapamadığına işaret etmiştir. Semah gösterileri, semazenlerin müzik eşliğinde dönerek yaptığı hareketler Mevlana’ya atfedilirken Mevlana’nın felsefi anlayışı geri planda kalmıştır. Günümüzde bile yerli yersiz birçok programda, düğünlerde dini gösteri olarak semazen getirilmekte ve adeta izleyiciler eğlendirilmektedir. Felsefenin İslam düşüncesine aykırı olduğunu söyleyenlere, müslümanın felsefe ile uğraşmasını caiz görmeyen anlayışa şiddetle karşı çıkan Topçu, “Felsefe olmazsa Büyük Kitabı hakkıyla anlayamazsınız, sadece ezberlersiniz. Kur’an Allah’ın kitabı, felsefe ise bizim onu anlayacak olan şahsiyetimizin örgüsüdür.” der.
Ülkemizde açılan yabancı okulları kapitülasyonların yadigarı olarak gören Topçu “yabancı okullar bu vatana tüneyen baykuş yuvaları halinde zehirlerini saçtılar. İstiklal savaşından sonra işledikleri cinayetin farkında olamayacak kadar kör ve sağır beyinler, iktisadi kapitülasyonların kaldırılmasını kurtuluş sayarak maarifte kapitülasyonların devamına göz yumdular.” diyerek yabancı okulların faaliyetine çok ciddi eleştiriler getirmiştir.
Not:(1535 yılında Fransızlarla imzalanan kapitülasyonlar sayesinde İstanbul’da yaşayan Latin Katoliklerin Papa’dan kendi çocuklarına eğitim verilmesi için istedikleri rahiplerin ilk kez 8 Kasım 1583’te İstanbul’a gelerek Saint Benoit Manastırı’na yerleşmeleri ve kısa bir süre sonra aynı isimde okul açmalarıyla Osmanlı topraklarındaki ilk yabancı okul faaliyetine başlamıştır. Bu okulda, daha önceden kilise içinde veya yakınlarında açılan okullardan farklı olarak Latin çocuklarla birlikte Rum ve Yahudi çocuklara okuma-yazma ve din dersi dışında matematik, Fransızca, Yunanca, Latince ve serbest sanatlar öğretilmeye başlanmıştır. Bundan ayrı olarak 1629’da da Kapüsen rahipleri, günümüzde de varlığını sürdüren Saint Louis’i açmışlardır. Kaynak:https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ataturk-doneminde-yabanci-okullar)
Batılılaşmak hevesiyle batı dillerinde öğretim yapan okulların açılmasına da sert tepki gösteren Topçu, “Şimdi bütün Millet ruhunu gömmek isteğiyle, liselerin hepsini yabancı dille öğretim yapıcı hale koymak azmindedirler.” diyerek okullarda yabancı dille eğitim yapmayı millet ruhunu öldüren olay olarak değerlendirmiştir. Galatasaray lisesinin açılışını “batı irfanına açılmış pencere”olarak görenlerin “Napolyon’un türbesini ziyaretten zevk alırken, “hakkıdır hakka tapan Milletimin istiklal!” diyerek inleyen vatan bülbülünü kör! Sağır! Diye taşlayan vatansız kolejlinin kahpe saldırılarını hazırladıklarını bilmeyecek kadar şuursuz” olmakla itham eder.
Topçu,Yabancı okulları, Türk gençlerinin “Alman ve Amerikan piyasalarında yüksek maaş kollayan kurnazlara diploma dağıtacak” yerler olarak görür.
Maarifimizin bize ait olmadığını söyledikten sonra kendimiz için yeni bir maarif sistemi kurmamızın zaruri olduğunu söyleyen Topçu, “bu maarifin ilkokuldan üniversiteye kadar bütün basamaklarında bin yıllık millet iradesiyle bindörtyüz yıllık millet karakteri yaşatılırsa bizim olacaktır,” diyerek maarif sitemimizin milli bir zemine kavuşabileceğine vurgu yapmıştır. Günümüzde de Eğitim sitemimize yapılan eleştiriler, eğitim felsefemizin olmayışına, eğitim sitemimizin kendi değerlerimizi veremeyişine, batı hayranlığı ve köklerimize kör ve sağır bir zihniyete dayandığı yönündedir. 2024 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından büyük bir beklenti ve ümitle “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli “ ilekendi maarif sistemimizi yapma arzusu dile getirilmiştir. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile Topçu hocanın ideali ete kemiğe büründürülmeye çalışılmıştır.
1970 yılında hareket dergisinde yazdığı bir makalesinde, “bugünkü maarif kaba tekniğin peşinde, batının zehirli akımlarına kapılarını açmış, Yahudiliğin oltası bir demokrasi anlayışının kurbanı zavallı bir kurumdur. Topluma verecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Aksine olarak o toplumda kendini yenen ne varsa hepsine boyun eğmiş bulunuyor. Onun toplumu arkasından sürükleyecek kendine özel iradesi yoktur. Esasen mektebe her şey girmiştir. Toplum hayatında ne varsa her şey sinema, spor, esnaf çalışmaları, aile hevesleri, iffet düşmanlığı, parti propagandacılığı, piyasa şarkıcılığı, eğlence partileri, rozetçilik, daha neler neler…” diyerek okulun eğitim dışında herşeyle meşgul olduğuna dikkat çekmiştir. Bu düşüncenin ne kadar haklı olduğu 1970-1980 arası ortaya çıkan sağ-sol siyaset kavgası ile okulların nasıl bir kargaşa merkezi olduğu, anne- babaların çocuklarını okula göndermekten nasıl korktukları hepimizin hafızasında acı birer gerçek olarak hatırlanmaktadır.1980 askeri darbesine gerekçe gösterilen terör olaylarının mihenk noktası okullar olmuş, okullarda çıkan olaylar nedeniyle okullar sürekli kapatılıp açılmak durumunda kalmış, kardeş kardeşe düşman edilmiş, binlerce gencimiz komşusu, akrabası tarafından katledilmiştir.
Batı maarifini “ Sokrat’ın felsefeyi fizikten ahlaka yükseltmesine karşılık, asrımızın insanını ahlaktan fiziğe çevirmiş bulunuyor. İkinci dünya harbinden buyana batı maarifi, kuruluşundaki ruh ve ahlakından bütün bütün sıyrılarak sanayinin emrine girdi. Bu hal batı medeniyetinin yıkılışıdır.”diyerek batının ahlak anlayışından ayrıldığını söyleyip sözü bize getirmekte ve bizim medrese eğitimini yerden yere vurmaktadır. Onuncu yüzyılda Bağdat ta kurulan nizamiye medreselerinde evrensel bir değere ulaşan İslam maarifinin 17. Yüzyılda içtihat kapısının kapatılması ile ruhi feyzini kaybettiğini, Aristo mantığının kısır çerçevesinde bunaldığını söyler. “Medrese, İslam kültürünün özünü kaybetmiş olarak kıyas mantığının kelime tekrarları içinde bocalıyordu. Daha 10. Asırda İslam düşüncesinden kovulan felsefe ile beraber sosyal düşüncenin temeli olan tarih şuuru ve sanatta esas olan hayal gücünün yaratıcı aşkı, medresenin tanımadığı hatta suçladığı değerler halini aldı. Ancak medrese bu iflas yolunda yürürken müslüman cemaati içinde ve özellikle Türk dünyası içinde bu değerler gelişiyordu. Yunus ile Fuzuli’nin ruhundan taşan terennüm Akiflere kadar geldiği halde medrese bundan habersizdi. Medrese’nin duvarları arasında ne Kur’an’ın alemlere taşan ruhundan bir tutam felsefe çıkarıldı, ne de sade kılıçların şakırtısı övülen Fatihlerle Yavuzların Kur’an-a dem tutan ruh ve ilham dolu maceralarının manası anlaşıldı. Üç yüz yıl ilerleyen bu ruhsuzluk ve duygusuzluk geçen asrın içinde medresenin kapılarını birer birer kapatan maarif inkılaplarımızla sonuçlandı.”diyerek medreslere de ağır eleştiriler getirmiştir.
Topçu hoca, Cumhuriyete geçiş ile birlikte İnkılapçılar tarafından yapılan inkılapların medresenin ruhunu ıslah edici olmadığını, sadece medreseleri yıkarak yerine batının maarifini koyduğunu, Medreselerde verilen batı kültürünün adım adım İslam kültürünü budadığını dile getirmektedir.
Meşrutiyet döneminde mekteplerimizde başlayan batı maarifi 1902 de Fransızların maarif programını benimseyerek medreselere modern matematik, fizik, kimya, felsefe derslerinin konduğunu, fakat felsefe derslerinin bütünüyle batıdan aktarıldığını, İslam’ın felsefesini yapan olmadığını söylemektedir. Tarih derslerinde milli tarihimizden çok dünya tarihinin öğretildiğine işaret etmektedir.
Meşrutiyet dönemini köprü üzerinde yapılan bir savaşa benzeten hoca, savaşanların taraflarını eskilerle yenilik isteyenlerin mücadelesi olarak görür.” Eskiler din ve İslam adına benliğimiz için değil, kuru kaideler adına savaşırlar. Onlar insan idealini yerlere serdikten sonra kesecek kafir kafası arayan kimselerdir. Bunlar batıdan gelen her şeyi, her fikri frenk herzesi diye suçlarlar.” diyerek yenilik isteyenlere karşı çıkan eskileri ağır bir şekilde eleştirmiştir.
Eskilerin karşısında yenilik isteyenler ise “bir bataklıktan çıkmak için Garp’ın kucağına atılanlardır. İnsanlığı kurtaracak ilmi, felsefeyi, hatta ahlakı orada ararlar.” diyerek her iki tarafında doğru istikamette olamadıklarını ifade eder.
Eskiler batıdan gelen her şeyi bidat ve küfür sayarken, yenilik isteyenler Garptan alınacak her şeyin bizi kurtaracağına inanırlar. Yenilik isteyenler ruhu tanımayan maddecilik felsefesini benimser ve yayarlar.
Eskilerle yenilik isteyenlerin mücadelesinde yenilikçiler üstün gelmiş ve eskileri susturmuşlardır. “Eskilerin ruhsuzluğu yenilerin şuursuzluğuna zaferi kazandıran asıl sebeptir. Eskilerin kararmış kalbi garp taklitçilerinin şuursuzca getirdikleri zehri deva sandırdı. İslam adına hayatımıza hakim olan taassubun kahrı bizi haçlıların ruhuna teslim etmiştir.” diyerek eskileri de yenilik isteyenleri de eleştirmiştir.
Cumhuriyet dönemine gelindiği zaman eskilerin yapacak hiçbir şeyi kalmadığını söyleyen Topçu, kendilerine din adamı dedirtenlerin kafasında yeni cemiyetin düzenine dair hiçbir fikirlerinin olmadığını ifade eder. İslam’ın adalet, eşitlik taleplerinin nasıl bir rejimde sağlanacağına dair hocaların bir fikri olmadığını söyler. Bu sebeplerden dolayı “Garpçılar serbestçe ve şiddetle hayata hakim olmuş, mektepten din kültürü kovulmuş, Arapça ve Farsça okullardan kaldırılmıştır. Ders programlarından metafiziğin Allah bahsi çıkarılmış, Allah’a götürüyor diye ruh bahsi çıkarılmıştır. Dil kurumunun gayretleri ile güdükleştirilen yeni dil Türk dilini ilkel cemiyet dili haline getirmiş, bu dil Milli edebiyat kültürümüzü yüzyıllarca yıl geri götürmüştür.” diyerek dilimizin ilkel cemiyet dili haline getirildiğini söylemiştir.
Okulların millete insan yetiştirme yeri olması gerekirken, fabrikaya usta yetiştirmekten ibaret kaldığına işaret ederek;“Millet ruhu ile bağları kopartılan bugünkü okul, Millete insan yetiştirmek için değil, fabrikaya usta yetiştirmek için çalışıyor. Ruhsuz, idealsiz, inançsız bir öğretim gençliğe karakter yerine hüner verecek ve insanı elbette aşağı canlıların hizasına indirecektir.” der.
Tanzimat dönemi ile başlayıp, Meşrutiyet ile devam eden garplılaşma serüveninde Cumhuriyet ile Yenilik isteyenler kesin bir üstünlük sağlamıştır. Bunların karşısında sesi kısık da olsa ruhların selametini dini yaşayışta arayanların halinin de içler acısı olduğunu söyleyen hoca, yaşatılmaya çalışılan İslam kültürünün ruhla bağları koparılmış bir iskelet, ilme ve hakikat sevgisine düşman ilkel toplulukların yaşattığı dar kaidecilikten başka bir şey olmadığını söyler. Allah kelamını ruhlarına kuvvet kaynağı değil de seslerine sermaye yapan hoca, hafız ve mevlithan zümresini İslam dünyasının sahipleri olarak düşünmenin bir felaket olduğunu söyler hoca.
İslama karşı olanlar ile İslamı savunanların maddecilikte birleştiklerini söyleyen Topçu, İslam adına konuşan hocanın İslamın şekle bağlı unsurlarını istismar ederek onun özü olan ruhunu hiç tanımayan berbat bir maddeci olmakla izah eder. İslamı savunanların islamın temel mesajlarını anlatamadıklarını, sadece ibadet ve şekle hapsedilen bir islam tasavvurlarının olduğunu söylemiştir.
Bugün bir mektep buhranı yaşadığımızı söyleyen hoca, bugünkü mektebin insanın ruhunu yüceltmek için değil, makineye esir olarak midesinin saltanatını yaşatmak için çalıştığını, gençlerin bina, fabrika ve teknik hizmetlerde alacakları paranın hesabını yaparak mektep tercihinde bulunduklarını söylüyor. Bu mektebin gençliğe karakter mayası aşılamadığını söyleyerek, geçmişte üniversitelerde yaşanan anarşizmin bu gerçeği ortaya koyduğunu söyler.
Bize lazım olan ruh ve ahlak okulu yerine meslek mekteplerinin hızla çoğalmasının sonunda düşünen ve seven insan yerine usta adam, çok kazanan adam yetişeceğini dile getirerek bu insanın da içinde bulunduğumuz karanlıktan bizi kurtaramayacağını söyler.
“Bizi kendi ruhumuza kavuşturan, her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtan, hayaya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştiren, her ferdini milletimizin tarihi içinde aratan, vicdanlarımızı her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğreten bir mektebe ihtiyacımız” olduğunu söyleyerek bizim okulumuzun nasıl olması gerektiğini söylemiştir.
“Bize lazım olan mektep, hikmeti, bizi içerisine serpilerek dağıldığımız hayattan zaman zaman sıyırarak kendimize getirecek, düşünce kudretini zorlayan, büyük yolculuğun haritasını gözlerimizin önüne seren, sınıfta öğretilen her dersin okutulmasındaki sonuncu hikmet, ilk gayelerin gayesini öğretmelidir. Mektep çıraklık yeridir, bir tezgahtır, o tezgahta usta yapar, çıraklar tekrar eder, usta verir, çırak alır. Alınmamış, benimsenmemiş, benliğe mal edilmemiş bir ders, ders sayılmaz.” diyerek okulu bir usta çırak ilişkisi ile hayatı öğreten yer olarak telakki eder.
Topçu hoca bu mektepte neyi öğrenmeliyiz? diye sorar.
İnsanın her şeyi öğrenmek zorunda olmadığını, her şeyi öğrenmek için iştiyak duyanların, bu halleriyle öğünenlerin, kendilerinden kaçıp aleme koşanlar olduğunu söyler. Edineceği bilgileri seçmeyip her görüp işittiğini öğrenen insanın bütün bilgilerinin faydasız ve değersiz olduğunu söyler. Neyi bilip neyi bilmemenin bir düşünme işi olduğunu, düşünce sansüründen geçmeden öğrenilenlerin değersiz olduğunu söyler. Halkın her şeyi bilebileceğini fakat alimin kendine lazım olanı, kendini işleyen şeyleri bilmesi gerektiğini söyler. “Pek çok şeyi bilmekle öğünen hafıza hamalları, hayatta hiçbir baltaya sap olamayanlar, hiçbir işe yaramayanlardır” der.
“Çocuğa her şeyi öğreten mektep, onu ne kadar düşüncesiz yapabiliyor! Daha ilkokulda bütün eşyanın bilgisini sunan , orta öğretimde cihan tarihini, cihan coğrafyasıyla birlikte genç dimağlara aktarmak isteyen bugünkü mektep pek bedbahttır.” diyerek ilkokuldan itibaren çocuğa her şeyin öğretilmeye çalışılmasına karşı çıkar.
Ahlak kanunlarımızın her şeyi bilmemize karşı olduğunu, fenalıkların bilgisinin bizi fena yapacağını, insanın bir dereceye kadar öğrendiklerinin esiri olduğunu, iyiyi bilenin iyiye, fenayı bilenin fenaya farkında olmadan hevesleneceğini, her bilginin bir cazibesinin olduğunu, bilmenin insanı harekete hazırladığını, fena bilgisinden sonra fenalıktan korunmak için ayrıca bir mukavvemed kuvvetine ihtiyaç olduğuna dikkat çeker. Öğreneceğimiz bilgide seçici olmamız gerektiğini söyler.
“Fena alışkanlıklarını ömrünün sonuna kadar tekrarlayan adam, istediği kadar yüksek tahsil diplomasına sahip olsun, yine mektep görmemiştir.” diyerek kötü alışkanlıklarını terk edemeyen insanların diploma düzeylerinin ehemmiyetinin olmadığını ifade eder. Eğitim, kişinin davranışlarını değiştirme işidir.
Mesleğe mektep gibi bağlanmamız gerektiğini söyleyen Topçu, Babıali’nin Milli tarihimizde bir siyaset mektebi olduğunu, burada devlet adamlarının yetiştiğini ifade eder. Din de bir mekteptir, alışveriş, zanaat da bir mektep olmalıdır, seyahat ve sevgi de bir mekteptir, hüsran ve iman da bir mekteptir nihayet ölüm en büyük ve hepimize açılmış bir mekteptir, diyerek hayatın her alanında bir eğitim olduğunu bize hatırlatır.
“Bugünkü mektep bir sürü bilgileri gayesiz, hedefsiz bir şaşkınlıkla genç dimağların rastgele bir köşesine tıkmak isteyen bir hafıza cihazından ibarettir. Bugünkü mektep hayata dikkat etmesini bilen iyi bir müşahit, bir münekkit, bir muzdarip bile yetiştiremiyor” diyerek okullarımızdaki durumu gözler önüne seriyor.
Mektebin milli mektep olması gerektiğini söyleyen Topçu, yabancı mekteplerin yıkıcı olduğunu, çocuklarına yabancı dil öğretmek için yabancı mektebe koşanların pire uğruna yorganları yakanlar olduğunu, bir avuç su içmek için suda boğulanlar olduğunu söyler. Özel okulların da birer ticarethane gibi olduğunu söyleyerek, “millet maarifini kazanç hırsıyla boğmak, millet kültürüne çevrilmiş suikasttır” der.
Mektepte ustalık yapacak kişinin Muallim olduğunu söyleyen Topçu hoca, Muallimi şöyle tarif etmiştir: “Muallim, gençlere bilmediklerini öğreten bir nakledici değildir. Bu iş kitabın işidir. Muallim tüccar değildir. Mektepçiliği ticaret edinen, muallimliği esnaflık haline koyan kültürsüz fukaranın işi değildir. Bu para değil ruh işidir. Muallim sadece bir memur değildir, belki genç ruhları kendine mahsus manada bir örs üzerinde döverek işleyen bir demircidir. Muallim ruh sanatkarıdır. Devletleri ve medeniyetleri yapan da yıkan da muallimdir.”
Topçu, bugünkü maarifimizi üç asırdan beri sarp kayalara çarpa çarpa harap olan, kırık dökük bir tekneye benzetir. Bu maarifin, ancak büroya memur, eski tabiriyle kalem efendisi yetiştirdiğini, talebeliği ilim yolculuğu değil, diploma avcılığı diye nitelendirir. Gerçekten de birçok üniversite mezunu gencin kültürel yönünün ne kadar zayıf olduğu görülmektedir.
“Muallimlik ise ne bir iman ve irşat yolu, ne de fikir ve kültürün otorite merkezidir. Hatta bir meslek bile değildir. Sadece küçük bir memuriyettir. Muallim örnek adam da değildir, boynu bükük bir memur, selahiyetsiz bir öğretici, müdürün emrinde çalışan bir baremlidir” diyerek Muallimin itibarının zedelendiğini, kıymetinin azaldığını beyan eder. Topçu hocanın muallimle ilgili bu ifadelerinin üzerinden 60 yılın üzerinde zaman geçmiş olmasına karşılık değişen hiçbir şey olmamış, yine öğretmenin toplumsal itibarı yerlerde sürünmektedir.
Medreselerde ilim yerine ilim tarihi okutulduğunu, din ve dünya meselleri hakkında , felsefede, hukukta ve ahlakta ilk ortaya konan ve üstadlar tarafından kabul edilen fikirlerin şüphe götürmez hakikatler diye kabul edildiğini, onlardan sonraki bütün fikir hareketlerinin ilk hakikatlerin tefsir ve izahtan ibaret kaldığını söyler. Üstad otoritesinin aklı mahkum ettiğini, aynı üstadın fikirlerinin bin kere ele alınıp bin yıl “dedi” nidasıyla ağızdan ağıza intikal ettirildiğini, bugün yine din öğretimi yapanların ilim diye bu tarihi hatırayı naklettiklerini ifade eder. Halbuki bin sene evvel, beş yüz sene evvel, hatta yüz sene evvel ortaya konan fikirlerin ancak ortaya konduğu devrin hakikatleri olduğunu, ilmi değerleri, eksik derecelerine göre ya yoktur, ya da azalmıştır der. Zamanın bütün fikirleri ve görüşleri durmadan işleyen sabırlı bir amele olduğunu, insanlığın herhangi bir devirde olmuş bitmiş ve tamamlanmış halde ortaya koyduğu mermer abideler gibi dünyaya diktiği, üzerinde işlenmeyen, değişmeyen, her zaman tamamlanmaya muhtaç olmayan tek bir düşüncenin, tek bir fikrin olmadığını ifade eder. Bu düşüncesiyle İstiklal şairimiz Mehmet Akif ile aynı çizgide buluştuklarını görüyoruz. “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı /Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”diyen Akif de Topçu hoca gibi İslamın çağın sorunlarına ve sorularına cevap verecek şekilde yorumlanması gerektiğini ifade eder.
Her fikri, her ilmi düşünceyi asırlar içinde durmadan işleyen kuvvete ilim zihniyeti’ dendiğini, ilim zihniyetinin tenkitçilik, şüphecilik ve hiçbir menfaat gözetmeden hakikat aşkından ibaret olduğunu, iman dışında her hakikatin bir murakabeye tabi olduğunu belirtir.
“Bin yıllık ‘dedi’ leri sıralayan ve bin yıl önce kabul edilen fikirleri olduğu gibi hakikat sahnesine çıkarmak isteyen umumi düşüncelerin ilimle alakası olamaz” diyerek ilim yolculuğundaki hastalıklı bakış açısını yermiştir.
Falan filan adam böyle demişler tarzı konuşmalara ‘skolastik’ düşünüş dendiğini, medreselerde hakim olan zihniyetin eski üstadların nas dışı fikirlerini tekrar ede ede ilim yaptıklarını zannettiklerini, bu zihniyetin feci akibete uğradığını, medreselerin kapandığını söyler. Medreseyi takip eden mektebin de aynı zihniyeti takip ederek batıya çevrildiğini zikreder.
“Medreseden mektebe geçerken ruhun bilgisinden maddenin bilgisine dönen bu gerileyiş, iç gözlemin yollarını tıkadı ve bütün zihinleri maddenin bilgisine metfun hale getirdi.” diyerek mektepleri maddeci ve materyalist bir eğitim sistemi uyguladığını dile getirir.
“Öğretime keyfiyet değil, kemiyet değeri verildi. Çok sayıda mektep açmak, diploma dağıtmak yarışı öğretimi cansız ve kansız bıraktı.” Mekteplerde öğretmen olmadığı halde yeni mektep açılmasını da eleştirerek bir çok dersi ya muallim olmayan başka meslek erbabı kişilerin verdiğini yada derslerin boş geçtiğine dikkat çekerek öğretmen yetiştirmeden açılan okulları ve eğitimi eleştirir. Yeterli öğretmen olmadığı için doktarların, eczacıların derslere öğretmen olarak girdiğine dikkat çekmiştir. Bunun gibi altmış farklı meslek erbabının muallim diye ders verdiğini söyler. Yeterli sayıda muallim yetiştirmeden okullar açılması ile maarifin kemiyyet yarışına sokulduğunu ve bununda maarifin kabiliyet ve değerini düşürdüğüne dikkat çeker.
Mektepte kemiyyet anlayışının sonunda diplomaların gence hayat sahnesinde verilecek yeri tayin edemez olduğunu, büyük diploma sahipleri sürünürken küçük diploma sahiplerinin hatta diplomasız bile yüksek mevkilere çıkabildiklerini, bu durumun da mektebin itibarını sarstığını söyler. “Sınıfta birinci olanın hayatta sonuncu olması tabii karşılandı. Cemiyet nizamındaki adaletsizlik, mektebi gözlerde çok küçültmüş ve cemiyet hayatıyla mektep arasındaki en değerli münasebeti felce uğratmıştır.” Diyerektoplum hayatında liyakatsızlığa vurgu yapmış, bu durumunda maarifi değersizleştirdiğini söylemiştir.
Okullarda disiplinsizliği eleştirirken ”disiplinsiz ne bir millet, ne bir ordu, ne bir aile hatta ne bir ticaret hane idare edilir, disiplin cemiyetin şuurudur” der.
“ilköğretimin gayesi kalbin terbiyesi, orta öğretimin gayesi aklın terbiyesi, yükseköğretim de ise ihtisaslardır.” diyerek hangi kademede ne okutulması gerektiğini söylemiştir.
Ortaöğretim de imtihanları dersin öğretmeni değil, başka heyetlerce yapılmasının daha doğru olacağını belirtir. Bu durumun ortaöğretimin daha ciddileşeceğini savunur.
Talebeyi de öyle bir yüceltir ki, “bir şehrin maddi zabıtası polis teşkilatı olduğu gibi, manevi zabıtası da din adamlarının hemen yanında yer alan talebe zümresi olmalıdır.”
Diyerek talebeyi üstün insanlar kategorisinde görürken “ talebe halkın girdiği her yere girmez, halk gibi konuşmaz, avare insanlar gibi yürümez” der.






Yorum bırakın