HAYATINI TÜRK İRFANINA ADAYAN ADAM
HAYATINI TÜRK İRFANINA ADAYAN MÜNZEVİ VE MÜTECESSİS FİKİR İŞÇİSİ
Rafet FENER*
Bir köy ilkokulunda, birleştirilmiş sınıf düzeninde okul hayatım başladı. İlkokul yıllarımda öğretmenimizden sık sık şu cümleleri duyardık: “Ülkemizde okuma alışkanlığı çok zayıf. Okuma kültürümüzü güçlendirmeliyiz. Çok okuyan bir toplum olmalıyız. Ülkemizin kalkınması, gelişmesi ve güçlenmesi için okumalı; kendimizi geliştirmeliyiz.” Ortaokul ve lise yıllarım, nüfusu üç-dört bin civarında olan bir ilçe merkezinde geçti. Orada da öğretmenlerimiz aynı serzenişi tekrar ederdi: “Okumayan bir toplumuz; çok okumalıyız.” Ardından orta büyüklükte bir Anadolu şehrinde üniversiteye başladım; benzer cümleleri orada da işittim. Öğretmen olduktan sonra velilerimin eğitim düzeylerine ilişkin istatistikler çıkarırdım; çoğunun ilkokul mezunu olduğunu görürdüm. Yaşım ilerledikçe-öğretmenliğin de katkısıyla-toplumun okuma düzeyini daha yakından anlama ve gözlemleme imkânım arttı. “Öğretmenlik ömür boyu öğrenciliktir” düsturuyla kendimi geliştirmeye gayret ettim; bu amaçla hayli kitap okudum. Okudukça düşünce dünyam değişti; insanın kemale erişmesinin yaşla değil, okumayla mümkün olabildiğini müşahede ettim. Bir öğretmen olarak Nurettin Topçu ile çok geç sayılabilecek bir dönemde tanışabildim; elbette fizikî bir tanışmadan değil, eserleriyle buluşmaktan söz ediyorum. Türkiye’nin Maarif Davası ile karşılaştığımda aklımdan ilk geçen şuydu: “Bu kitabı mesleğimin ilk yıllarında okumalıydım.” Ardından Yarınki Türkiye, İsyan Ahlâkı ve Ahlâk Nizamı… Her biri, bir öncekinin açtığı kapıyı daha da genişletti. Okudukça kendime şu soruyu sormadan edemedim: “Neden bu isimler bize daha önce tanıtılmadı?” Belki imkânları sınırlı bir çevrede eğitim almam buna mâni olmuştu; peki büyük şehirlerde okuyanlar tanıyor muydu? Çok tanınmadığını, yeterince okunmadığını fark ettim. Sanki bir hazine, gözden ırak tutulmuştu. Benim için bu “gizli hazineler”den biri de Cemil Meriç oldu. Onu da geç tanıdım. Eserlerinden şimdilik yalnızca Bu Ülke’yi okuyabildim; fakat Cemil Meriç’i tanımak için ilk okunacak kitabın bu olduğunu düşünüyorum. İlkokuldan beri kulağımda çınlayan “çok okumalıyız” cümlesinin anlamını ve gereğini, en iyi idrak edenlerden birinin Cemil Meriç olduğunu bu kitapla gördüm.
Cemil Meriç denince zihnimde, çocukluğumdan beri duyduğum “çok okumalıyız” sözünün hayat bulmuş hâli canlanıyor: kitap sevdalısı; okumayı hayatın gayesi edinmiş; okudukça düşünen, düşündükçe büyüyen örnek bir mütefekkir… Gözlerini kaybetmesine rağmen okumaktan ve yazmaktan vazgeçmeyen; kendi deyimiyle bir “fikir işçisi” olmanın zirvesinde bir şahsiyet. Kitaba ulaşmanın güç, okumaya zaman ayırmanın lüks sayıldığı; Anadolu insanının geçim mücadelesi verdiği bir devirde Cemil Meriç’in okuma sevdası, bugün pek çok imkâna sahip bizlerin ibretle düşünmesi gereken bir hâl. “Bu Ülke”yi okurken, bir insanın ulaşabileceği mücadele azminin zirvelerine tanık oldum. Gözleri 38 yaşında görmez olan Cemil Meriç, gözleri görürken yalnızca bir eserini tamamlayabilmiş: Balzac. Oysa yirmili yaşlarının başından itibaren dergilerde yazılar yayımlamaya başlamıştı. 1916’da Hatay’da doğan Meriç, Balkan Savaşları sırasında o dönem Osmanlı toprağı olan Dimetoka’dan göçen bir ailenin çocuğuydu. Kendi anlatımına göre babası, “çeşitli felaketler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç”tı.[1] Hatay, 1921 Ankara Antlaşması ile Fransız mandasındaki Suriye’ye bırakılmış; 1938’e kadar Fransız idaresinde kalmıştı. 1938’de Hatay Devleti kurulmuş, 1939’da Türkiye’ye katılmıştı. Meriç bu şartlar altındaki Hatay’da eğitim hayatına başladı. Fransız idaresindeki okullarda Fransızca ağırlıklı bir eğitim gördüğü için Fransızcayı iyi derecede öğrendi. Özellikle ortaokul ve liseyi okuduğu Antakya Sultanisi’nde derslerin çoğu Fransızcaydı. Kendi ifadesiyle “düşman bir çevrede, dostsuz büyümüş”tü. “Babam akşamları aileyi toplayıp kitap okuyor; amcam Hamit Bey’in kitapları genç tecessümü alevlendiren bir hazine”[2] cümlelerinden, Meriç’in kitapla iç içe bir aile ikliminde yetiştiği anlaşılıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü; yokluğun ve sefaletin kol gezdiği, can güvenliğinin zayıf olduğu; nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı bir zamanda doğan Meriç’in kitaplarla erken tanışmasında okuyan bir aileye sahip olmasının belirleyici bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Okul hayatında kendini yalnız ve yabancı hissettiğini şu cümlelerle dile getirir: “Mektep bahçesinde çocuklar oynuyor. Ben yine yalnızım ve yabancıyım; yabancı yani düşman. Dilim başka ve gözlüklerim var.” [3] On bir yaşında şiir yazdığını ve hocası Ömer Hilmi Efendi’ye okuduğunu; fakat hocasının beğenmediğini, hatta yarım saat şiirin aleyhinde konuştuğunu söyler. Lise yıllarında şiir yazmaya devam eder; edebiyat hocası Ali İlmi Bey’in rehberliğinde şiir dünyasına girdiğini ifade eder. İlkokuldan lise sonuna kadar derslerine giren hocalarını yalnız isimleriyle değil, güçlü ve zayıf yanlarıyla da tasvir ederek okura tanıtır. Şiir yazmasına rehberlik eden Ali İlmi Bey’i şöyle anlatır: “Feleğin çemberinden geçmiş rindmeşrep bir Osmanlı… Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Darülfünun’da metin şerhi hocalığı yapmış. Siyaset, bu sessiz sedasız, bu zevkperest şairi vatanından uzaklaştırmış. Rıza Tevfik Bölükbaşı, Refik Halit Karay gibi o da bir yüzellilik. Niçin, nasıl; hiç anlayamadım.”[4] Bu satır, beni “yüzellilikler” meselesine götürüyor. Yaptığım araştırmaya göre yüzellilikler, Millî Mücadele’ye karşı çıktığı veya işgal güçleriyle iş birliği yaptığı kabul edilen 150 kişinin, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında vatandaşlıktan çıkarılması ve sürgüne gönderilmesiyle anılan hadisedir. Bu listede bazı Osmanlı paşaları, gazeteci-yazarlar ve siyasal figürler yer alır; örnek olarak Damat Ferit Paşa, Sait Molla, Mustafa Sabri Efendi gibi isimler zikredilir. Meriç’in edebiyat hocası Ali İlmi Bey’in de bu kapsamda anıldığı anlaşılır.
Karagöz gazetesinde “Unutma ve affetme Türk genci, İrfan kalelerimize çöreklenen engereklerin kırk başını birden ezmek milli savaşın baş borcudur [5]” başlıklı bir yazı yazarak Tarık mümtaz tarafından yazılan “Türk Antakya’da dört baykuş ötüyor dediği Ali İlmi Fani, Mesut Fani, Memduh Selim ve Radi Azmi isimli hocalarını hicveden bir yazı yayınlar. Bu yazıyı yazdığı yıllarda henüz lise öğrencisidir, hocalarını hicveden yazıdan dolayı yaptığının kabadayılık olduğunu itiraf eder. Hocaları istese okuldan atılabileceğini ama bunu yapmadıklarını söyler. Bir başka dönemeçte Halep Başkonsolosu tarafından çağrıldığını, kendisine Tarık Mümtaz ile irtibatını kesmesinin söylendiğini aktarır. Konsolos, Tarık Mümtaz’ın Mustafa Kemal Atatürk’e suikast girişimiyle ilişkilendirilen bir çevreye mensup olduğunu ve onunla dolaşmanın sakıncalarını anlatır. Meriç ise buna inanmadığını söyler; bu tutumunun Mülkiye’ye geçişini engellediğini belirtir. Entelektüel hayatına etki eden kitapları da sıralar: Kâmûs-ı Felsefe, Terbiye-i Bedeniye Nazariyatı, Terbiye-i İrade; ayrıca Suç ve Ceza, Madde ve Kuvvet, Anti-Dühring, Kapital… Nâzım Hikmet’i okuduğunu ama sevmediğini de ekler. Yusuf Akçora’yı okuyarak Türkçü olduğunu; fakat bunun teorik kaldığını, Türkçülüğün kökünün zayıf olduğunu söyler. Clarté dergisine ve Les Nouvelles littéraires gibi yabancı yayınlara abone olduğunu da öğreniyoruz. “Ahmet Mithat Efendi fakülte değil, üniversite. Ben onun çocuğuyum.” diyerek hayranlığını ve hürmetini belirtir. Refik Halit’e hayranlığını dile getirirken, Süleyman Nazif’i Tarık Mümtaz aracılığıyla tanıdığını söyler.[6]” “Ben de kendimi tahlil edeyim mi? diye sorduktan sonra; ya Reyhaniye kahvelerinde ömür çürüten, vaktiyle lisede okuyan ve çalışan fakat istidadı olmadığı için vazgeçen, basit adi bir genç.. veya gözlerini, hayatını hakikat uğruna feda ederek nesli ati destanlarına bir zafer ve fedakarlık numunesi olacak hakiki bir insan.[7]” Meriç, ikincisini seçmiş gibidir: Hayatını hakikat uğruna feda ederek nesl-i âti destanlarına bir zafer ve fedakârlık numunesi olmayı başarmıştır. Çok okumanın getirdiği “aktif olma” ve kabına sığmama hâli, onu zaman zaman sosyalist, bazen Marksist, kimi zaman da Türkçü fikirlere yaklaştırmıştır. Köy öğretmenliği yapmış; kısa bir süre de nahiye müdürlüğünde bulunmuştur. 1938’de Hatay Devleti kurulunca, Türkiye Cumhuriyeti ile Hatay yönetimi arasında yapılan düzenlemelerde “sancaktaki idare amirlerinin Türk olması” maddesine dayanarak nahiye müdürü olur. Ancak bu görev yalnızca yirmi iki gün sürer; Hatay yönetimini devirmeye teşebbüs ettiği iddiasıyla tutuklanır, idam talebiyle yargılanır ve sonunda beraat eder.
Tarihte iz bırakan büyük mütefekkirlerin önemli bir kısmı, yaşadıkları cemiyet tarafından yeterince anlaşılamamıştır. Aykırı görünmüşler; özellikle iktidar odaklarınca değersizleştirilmiş, dışlanmışlardır. İslâm düşünce tarihinin mühim simalarından İbn Rüşd’ün eserlerinin yakıldığı; İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin ise dönemin siyasî beklentilerine uygun hükümler vermediği gerekçesiyle hapsedildiği anlatılır. Cemil Meriç de “Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.” diyerek, içinde yaşadığı topluma yabancı düşmenin acısını dile getirir. Ona göre şahsiyet, cemiyetin ekserisinden farklı düşünebilme cesaretiyle kurulur.”[8] İstanbul’a geldiğinde günlerce aç ve yalnız kaldığını anlatır. Bu hâli şu cümleyle dile getirir: “Ben düşünen, okuyan ve temsil ettiği, temsil ettiğini sandığı beşerî değerleri lekelememek için aç kalmağa razı olan adam.”[9] İstanbul’da özellikle sol eğilimli çevrelerin çıkardığı Ayın Bibliyografisi, Amaç, Yirminci Asır ve Elit gibi dergilerde yazılar yazar. Ne var ki bu dergilerin yazar kadrosuyla tam anlamıyla kaynaşamaz; çünkü onlar “İstanbul çocuğu”dur, Meriç ise kendisini taşralı hisseder ve bu mesafeyi yaşar. Kitaba olan tutkusunu ise şöyle anlatır: “Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı… Ayrı bir dil konuşuyordum çağdaşlarımla; gurbetteydim.”[10] Fransızcayı çok iyi bilmenin sağladığı ayrıcalıkla, yaşadığı dönemde Avrupa medeniyetine duyduğu ilgi onu özellikle yabancı eserlere yönlendirmiştir. “Benim neslim için Avrupa, insan zekâsının zirveye ulaştığı ülke demekti. Türk aydını Tanzimat’tan beri Batı’yı heceliyordu. Ama zirveleri tanımıyorduk.” diyerek Balzac’a duyduğu hayranlığı da görünür kılar. Dünyanın en büyük romancılarından biri olarak gördüğü Balzac’ın “İnsanlığın Komedyası”na ilişkin çeviri çalışmalarına imza attığını belirtir.”[11] Meriç’in hayatı evlendikten sonra belirgin biçimde değişir. Evlenmeden önceki dönemini “birinci perde”, sonrasını ise “ikinci perde” olarak anlatır. Evlilik öncesi yılları şöyle tasvir eder: “Yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız, katran gibi bir gece. Vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji, yel değirmenlerine saldırmakla harcanır.” Bu sözlerde yalnızca bir karanlık tasviri değil; boşa harcanmış bir enerjinin acı muhasebesi de vardır.”[12]
1942’de Elazığ’a öğretmen olarak atanır; fakat artık yanında bir can yoldaşı, çok sevdiği bir eşi vardır. Önceki hayatını “kirli, korkulu, karanlık yirmi beş sene” diyerek eleştirir. Eşinin riskli hamileliği nedeniyle İstanbul’a döner. Buradan, o yıllarda riskli doğuma Elazığ’da müdahale imkânlarının sınırlı olduğunu da anlıyoruz. Eşinin sağlık durumuyla ilgilenirken raporlu olmasına rağmen izinli sayılmaz ve öğretmenlikten uzaklaştırılır. İşsiz kalınca geçimini sağlamak için belirli bir ücret karşılığında çeviriler yapmaya başlar. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Fransızca okutmanlığı yapar. Düşünce dünyasını en çok etkileyen yazarlar arasında Paul Bourget, Taine, Büchner, Rousseau, İbn Haldun, Nietzsche ve Hegel’i sayar. Entelektüel gelişiminde iki hocasının etkisini ayrıca vurgular; bu isimleri de Quinet, Schuré ve Michelet üzerinden açıklar. 1954’te, henüz 38 yaşındayken iki gözünü de kaybeder. İleri derecede miyop olan gözleri tamamen görmez olur. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ndeki tedaviler sonuç vermeyince Paris’e gider; orada da ameliyatlar geçirir, ancak netice değişmez. Yıllarca Fransız yazarları okumuş, eserlerini çevirmiş bir mütefekkir Paris’e gitmiş; ama Paris’i görememiştir. Bu hâli, çok duygusal bir dille şöyle anlatır: “Ben görmedim Paris’i… Paris evde yoktu. Ben rüyada gördüm Paris’i; gülümsedi ve kayboldu. Neden beni aramak için buralara kadar geldin, diye sitem etti bakışları.”[13] Avrupa medeniyetini incelerken Hint medeniyetiyle karşılaşır. Dikkatini bütünüyle Avrupa’ya vermişken, Alman filozofları Schopenhauer ve Schelling sayesinde Hint düşüncesine açılır. Okumaya başlar; hayranlığını ise şu sözlerle ifade eder: “Düşünce dünyasını fethe koşanların uğrayacağı ilk ülke Hint olmalı. Hint, bütün inançlara söz hakkı tanır. Çağdaş Avrupa, en aydınlık taraflarıyla Hint’in bir devamıdır.”[14] Siyasetin “kurtarıcılığına” inanmamıştır. Kendisine sosyalist, solcu denilen bir dönemde “Ben Lenin’den çok Gandi’ye yakınım.” diyerek duruşunu daha açık kılar. Bir grubun içinde kolayca tanımlanamayacak kadar ilkelerinin adamı olduğunu her fırsatta vurgular. Politikacıların en zayıf yanlarından birini de, düşünce adamlarını küçümsemeleri olarak görür.[15] “Çağdaş düşünceyi kaynağında yakalamak için 19. asır Avrupası’na döndüm.” diyerek Saint-Simon kitabını yazma gerekçesini de açıklar: “ilk sosyolog, ilk sosyalist…” olarak gördüğü bu ismin izini, modern düşüncenin kaynaklarında sürmek ister.[16] 1968’e kadarki okumalarını, insanlığın ürettiği düşünceleri okuma ve anlama mücadelesi olarak görür. Konya seyahatlerinden birinde genç bir üniversite öğrencisinin “Sen bizden değilsin.” sözleri karşısında irkilir. Tanzimat’tan beri Türk aydınının yaptıklarını ise, senaryosunu başkalarının yazdığı bir oyunu oynamaktan ibaret sayar. “Aydın olmak için önce İnsan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz seçer.”[17] diyerek tanzimattan beri aydınların toplumla kavga ettiğini söyler. “Aydının görevi, karanlıkları aydınlatmak, yazık ki oda kavganın içinde. Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken soğukkanlılığını nasıl koruyabilir?”[18] diyerek aydının görevini yapmadığını, kavganın tarafı olmanın bedelini toplumun ödediğini ifade eder. Meriç’in bu satırları kaleme aldığı dönemde, ülke gençliği keskin biçimde sağ-sol diye ikiye ayrılmış; sağın solu, solun da sağı düşman bellediği karanlık günler yaşanmaktadır. Meriç’e göre “sağ” ve “sol” kavramları bize ait değildir: Bunlar Avrupa’nın kendi iç hesaplaşmasının “çocukları”dır; bir düşünceyi derinleştirmekten çok, slogan üretir. Bizim aydınlarımızın da bize ait olmayan bu kavramlarla düşünmeyi tercih etmesi, onun gözünde bir basitliktir.
Fikri münakaşalarda, kaybedenin olamayacağını, zaferi kazananın mağlup olan olduğunu söyler. “Münakaşa hakikati birlikte aramaktır. Hakikat binbir cepheli, binbir görünüşlü. Karşınızdaki, göremediğinizi gösterecek size.”[19] diyen Meriç, fikri münakaşaların faydalı olması gereğini dile getirir. Toplumda kavga nedenlerinden biri de bireylerin kendi fikirlerini tek doğru kabul edip diğerini yok etme anlayışıdır. Cemiyetler değiştikçe hakikat telakkisinin de değişebileceğini; tehlikenin bunu kavrayamamak olduğunu ifade eder. Asıl olan, farklı fikirlere saygı gösterebilmektir. Bu beceriyi gösteremeyenler yüzünden “düşünen”e saldırıldığını; böylece memleketin “cüzzamlılar ülkesine” döndüğünü söyler. Düşünce adamını ise şöyle tarif eder: “Düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir; ama tarihe angajedir, kucağında yaşadığı topluma angajedir. Bir devrin şuuru olmak zorundadır. Başka vazifesi: Bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermek. Bazen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazen engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak elini kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir.”[20] Meriç’e göre sağ–sol kavgalarında taraf olan aydınlar, “düşünce adamı” olmanın namusunu muhafaza edememiştir. Kendisine “solcu” denilen bir dönemde “sağcı” bilinen dergilerde de yazması, onun için önemli olanın “fikir namusu” olduğunu gösterir. Kendini bir tarafın değil, hakikatin adamı sayar; doğru bildiğini her zeminde söylemekten imtina etmez. Bu cesareti gösteremeyip kavganın parçası hâline gelen aydınları da yüksek sesle eleştirir. Sağ ve sol üzerine şu sözü de meşhurdur: “Bu ülkede sağcı solcu yoktur; namuslu ve namussuz insan vardır.” Sağ-sol kavramlarını, gerçek yüzünü göstermeyen bir “Firavun”a benzetir; aydınları da ne olduğu belirsiz bu kavramların kavgasında taş taşıyan köleler gibi görür. “Sağ” ve “sol” denen habis kavramların Hristiyan Avrupa’nın ürünü olduğunu haykırır; maskeli haydutlara benzeyen bu kavramları hafızamızdan kovmanın ve kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlamanın, namuslu yazarların vicdan borcu olduğunu söyler. Bu noktada, Meriç’in yaklaşımına çok benzeyen bir hatırayı anımsıyorum: “efsane vali” olarak anılan merhum Recep Yazıcıoğlu’nun bir televizyon programındaki sözleri… Kendisine “Siyasete girmeyi düşünüyor musunuz?” diye sorulduğunda şöyle der: “Elbette düşünüyorum; ama sağcıların yanına gidiyorum, bana ‘yaşantın bize benziyor ama söylemlerin solculara benziyor’ diyorlar. Solcularla konuşuyorum; ‘konuşmaların bize yakın ama yaşantın bize uymuyor’ diyorlar. Yani beni iki taraf da kabul etmiyor.” Bu çıkış, Meriç’in sağa ve sola mesafeli duruşunu hatırlatır. Meriç, “Benim trajedim şu birkaç satırda…” diyerek içindeki parçalanmayı da formüle eder: “Sevebileceklerim dilsiz; dilimi konuşacaklarla konuşacak lakırdım yok. Yani dilimle, zevklerimle, heyecanlarımla, yarımla Büyük Doğu kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla Yön’e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanış.”[21] Burada “Büyük Doğu”nun Necip Fazıl Kısakürek ve arkadaşlarının çıkardığı muhafazakâr bir dergi; “Yön”ün ise Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal, İlhan Selçuk gibi isimlerin yer aldığı, sol çizgide bilinen bir yayın olduğunu belirtmek gerekir. Meriç, bir yanıyla muhafazakâr dünyaya yakın hissederken, diğer yanıyla solun bazı düşünsel iddialarına temas eder. Sağcıların okumadığından, solcuların ise diyaloğa kapanmasından şikâyetçidir.
Sesini bütün hiziplere duyurmak istemesinin gerekçesini şöyle açıklar: “Amacım, yazarı okuyucudan ayıran bütün engelleri yıkmak, sesimi bütün hiziplere duyurmak: şuurun, tarihin, ilmin sesini… Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki Türk insanının uyuşan şuuruna bir alev mızrak gibi saplansın.”[22] Ardından şunu ekler: “Hiçbir zaman sol da olmadım, sağ da. Böyle bir sınıflama sokaktaki adam için geçerli olabilir.” Sosyal sınıfların belirleyici olmadığı bir toplumda, sağcı–solcu gibi etiketlerle düşünmenin de sağlıklı olmayacağını savunur. [23] Bu çerçevede “gerçek entelektüel”in birinci vazifesinin, ülkesinin haklarını başka ülkelere karşı haykırmak olduğunu söyler; şu veya bu sınıfın ideoloğu ya da demagogu olmadan, memleketin bütünlüğünü müdafaa etmeyi asli görev sayar. Kalemin gücüne inanır; karanlıktan aydınlığa çıkış yolunun kalemden geçtiğini söyler. Bu yüzden kalem sahiplerinin öfkelenmeden, telaşa kapılmadan, kin kışkırtıcılığına düşmeden; halkı okumaya, düşünmeye ve sevmeye alıştırmak için yazmaları gerektiğini vurgular. “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri”[24] diyen Meriç, kendi fikir dünyasını inşa edemeyip bir ideolojinin dalkavukluğunu yapanlara güzel bir cevap vermektedir. Farklı düşünce akımlarından istifade ederek kendi düşünce sistemimizi kuramadığımızı; bizimle yakından uzaktan ilgisi olmayan Marksizm, Leninizm, komünizm, sosyalizm gibi kavramlara körü körüne teslim olup onların kavgasını veren insanımıza güçlü bir uyarıda bulunur. Bize ait olmayan ideolojilerin kavgasını verenlere şöyle seslenir: Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir.”[25] Öte yandan ideolojilerden korkmamamız gerektiğini; düşünce hürriyetini kitaptan değil kitapsızlıktan korkarak kaybedeceğimizi söyler. Her ideolojinin tartışılmasını, tarihimizin mirasına dayanarak kaderimizi bizzat inşa etmemizi ister. Çağdaşlaşma ve Avrupalılaşma sevdasıyla kelimelerimizin nasıl dönüştürüldüğünü ise şu örnekle anlatır: “Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez; yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen arayan, susayan.”[26]
Milletimizin bir türlü halledemediği bir “okuma” meselesi var. Her türlü okuma imkânına kavuştuğumuz hâlde, okuma problemimizi hâlâ çözemiyoruz. Meriç’in hayıflandığı husus bugün de önümüzde bir problem olarak duruyor: Kitap okumayan bir toplumun düşünce dünyası nasıl gelişecek? Meriç, düşünceyi küçümseyen; kitaba, atlarına harcadığı kadar bile harcayamayan bir toplumun “yığın” hâline geleceğini; yığın hâline gelen bir milletin de payidar olamayacağını söyler. “Hükümdar hazinelerinin kapılarını kitap açar.” diyerek aradığımız hazinenin yerini de işaret eder. “Bizi helak eden ne ahlaksızlık, ne bencillik, ne de kafamızın ağır işlemesi… Bir öğrenci kayıtsızlığı içindeyiz. Hoca tanımadığımız için yardım görmemize imkân yok.” diyerek içine düştüğümüz hâli tarif eder; meselenin özünü, bir “hoca”sızlık ve yönsüzlük olarak görür.”[27] 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Osmanlı Devleti’nin su alan bir gemiye benzediğini söyler. Meriç’e göre Fransız İhtilali, hem Batı feodalitesinin hem de ihtiyar Şark’ın “ölüm çanı”dır. Osmanlı, başka bir medeniyetin varlığını o zaman fark eder; fakat imanını ve haysiyetini kaybetmez. Hâlâ zirvelerden bakar “diyâr-ı küfre”; Avrupa’nın “madde” olduğuna, kendisinin ise “ruh” olduğuna inanır. Ne var ki tanımadığı Avrupa medeniyetinin kuvvetinden şüphe etmeye başlar: Kuvvet, hayretle izlemeyi; hayret, hayranlığı; hayranlık da teslimiyeti doğurur. Avrupa’nın maddeciliği, keşişlerin kara cübbesi altında imparatorluğun her tarafına taşınır. “Tarihinden koparılır aydın; toprağından, hatıralarından, hikmet-i vücudundan koparılır.” diyerek Osmanlı aydınının Batı medeniyetine kayışını bir “kopuş” olarak okur.”[28] Beşir Fuat, Ali Namık, Baha Tevfik gibi bazı Osmanlı aydınlarının hızla Avrupa medeniyetinin âşığına dönüştüğünü; Avrupa medeniyetinin “Don Kişotları” olduklarını söyler. Batı’ya hayranlık duyan bu zümre için “Frenkleşmiş aydınlar” tabirini kullanır. Cevdet Paşa’nın torununun Katolik papaz, Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’un ise Protestan papaz olduğunu söyleyerek, kopuşun yalnız fikirde değil hayatta da iz bıraktığını ima eder.
Tanzimat’ın ilanından sonra devletin en üst yönetim kademesinde, bürokraside ve askerî kurumlarda hızlı bir Avrupalılaşma hareketi başlar. Sarayın direnişi zamanla zayıflar; Batılı yazarlar ve düşünürler, keşişler, mürebbiyeler, mason locaları, sefaret baloları, sinema ve müzik gibi kanallarla tesirlerini artırır. Böyle bir zaman diliminde Osmanlı aydını, batan geminin yolcusu gibidir: Ufukta rüyaların en muhteşemini Avrupa’yı görür. Avrupa; servete, şöhrete, şehvete davet eder. Bu hâlden memnun olan “dostlar”aydınlara lütufkâr davranır; karşılığında ise biraz “ihanet” bekler. Halk endişe eder, mümkün mertebe uzak durur. Aydın ise padişah olmasa ülkeyi kendilerinin yöneteceğine inanır; Batı’nın inayetiyle… Aydınlar hürriyetçidir, medeniyetçidir; fakat bu medeniyetçiliğin istikameti, çoğu kez kendi toprağıyla arasına mesafe koyar. Meriç “Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat Müstağriptir,[29] diyor. (Müstağrip: Hayrete düşmek, şaşıp kalmak) Tanzimat sonrası aydınımız Batı’yı Batı yapan asıl düşünceyi anlamamıştır, taklit, intihal ve tercüme ile her şeyi halledeceklerini sanmışlardır. Meriç’e göre, Namık Kemal ve nesli, Asya’nın aklı piranesiyle(yaşlılığa bağlı düşünce tarzı) Avrupa’nın Bikr-i fikrini[30] (Yeni fikirler) evlendirmeye çalışmıştır. Bu durumun dünya çapında bir hedef olduğunu fakat işin sonunun zevkperestlikle sonuçlandığını söyler. Avrupa’nın bilimde, teknikte ve sanayide ulaştığı seviyeyi gören Osmanlı yöneticileri, aradaki farkı kapatmak düşüncesiyle çok sayıda genci yurt dışına eğitime gönderir. Özellikle Fransa’ya gidenler, oradaki devrim sonrası iklimin sonuçlarıyla düşüncelerini şekillendirir. “Jön Türkler” diye anılan bu çevre; aydın, gazeteci, yazar, doktor, asker ve bürokratlardan oluşur. Meriç’in çerçevesinde Ziya Paşa, Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza, Prens Sabahattin gibi isimler, Osmanlı’nın Batı karşısında geri kaldığına ve kurtuluşun Avrupalılaşmadan geçtiğine inanmıştır. Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti diye anılacak siyasî çizginin fikrî hazırlığı da büyük ölçüde bu iklimde şekillenmiştir. Bu çevre; padişah yetkilerinin anayasa ile sınırlandırılmasını, Meclis-i Mebusan’ın açılmasını, basın özgürlüğünü, düşünce ve ifade hürriyetini; eğitimde, hukukta ve bilimde Avrupa’nın örnek alınmasını savunur. Meriç ise bu insanlara “zavallı” diye bakar: Kötü niyetli olmadıklarını, fakat Batılılaşmayı ve Batı’yı hakkıyla anlayamadıklarını düşünür; “izm” eleştirisini de bu noktaya bağlar. Batılılaşma fikrinin savunucularından Ahmet Ağaoğlu’nu sert biçimde eleştirirken, onun “medeniyet sahasında mağlubiyetimiz kat’îdir ve galip medeniyeti temsil etmek lüzumu mübremdir” tarzındaki nakaratının kendi medeniyetine karşı düşmanca bir bakışı beslediğini söyler. Ağaoğlu’nun Deli Petro’yu “âli fikir” ve “âli himmet” diye yüceltmesini; edebiyatı ve ahlâkı yerin dibine batıran bir zihniyetin işareti olarak okur.”[31] Meriç, kendi insanından kopan intelijansiyanın “suya nakışlar çizen zavallılar” olduğunu söyler; Batılılaşma sevdasına kapılan Osmanlı aydınlarını “Batı’nın bütün yalanlarına inanmakla” suçlar. Demokrasi bahsinde de Avrupa’nın demokrasi telakkisi ile İslâm’ın demokrasi anlayışını karşılaştırır; İslâmiyet’in “demokrasiye ruh veren bir hürriyet zemini” kurduğunu savunur. Avrupalı düşünürlerin demokrasiye yükledikleri anlamları ise örnekler üzerinden tartışır: “Voltaire: Katıksız Demokrasi ayak takımının despotizmidir”
“Montesquieu: Demokrasinin temeli fazilettir”
“De maistre: Hırstır”
“Vacherot: Demokrasi adaletin temelidir”
“Prouthon: Ruhani ve cismani bütün iktidarların sona ermesidir”[32]
Demokrasinin temel dayanağının insanların Hürriyeti olduğunu bunu tam olarak İslam’ın sağladığını dile getiriyor. Meriç’e göre, emir veya sultan yani yönetici seçimle gelse bile Allah adına otorite kullanır, Hükmeden Allah’dır. Yönetici Allah’ın aletidir sadece. “Emr (kanun) Kur’an’ındır. Fıkıh bütün müminlerindir. Müminler Kur ’anı okur, ezberler ve hareketlerini ona göre ayarlarlar. Hüküm yalnız Allah’ındır. Bir aracı (Ul-ul Emr) tarafından yürütülür. Ul-ul Emr’in ne kaza-i ne de teşrii kuvveti vardır”[33] Meriç; yöneticilerin kanun yapamayacağını, kanun yapma kudretinin sadece Allah’ta olduğunu söyleyerek yönetimin ilahi bir olgu olduğuna inanır. Batı’nın gerçekleştirmeye çalıştığı eşitliği de İslâm’ın sağladığını belirtir. İslâmiyet’te fikir hürriyetinin, insanı insana saldırtmak için değil; bir irşat vasıtası olarak anlaşılması gerektiğini vurgular. “Kültür” kavramı konusunda Avrupa’yı eleştirir; kültürün “dinî” ve “dünyevî” diye ikiye ayrılmasını bir aldatmaca sayar. Ona göre ideolojiler imanı tahrip eder; imanın yerine geçmeye çalışan “inanç manzumeleri” gibi davranır.
Meriç, Tanzimat’tan beri Avrupa’nın Osmanlı’yı Hristiyanlaştırmaya; Türk aydının da “mukaddesi öldürmeye” çalıştığını ileri sürer. Batı’nın tahrif edilmiş Hristiyanlığa yönelttiği tenkitlerin, bizim için de geçerli sayılmasını bir zihinsel kayma olarak görür. Aydınlarımızın “hür düşünce” sahibi olduklarını sandıklarını; ananeye düşman kesilip teceddüdü (yeniliği) bir mâbud gibi gördüklerini; Avrupa’yı bir mabet saydıklarını söyler. Meriç, Osmanlı’nın son dönem aydınlarını Avrupa’dan ithal edilen ideolojilerin “tek sahibi” gibi görürken; bu aydınların İslâmiyet’i halk tabakalarının kültürü saydığını, “dünyevî kültür” diye takdim edilen Avrupa kültürünü ise aydının yeni dini hâline getirdiğini söyler. Avrupa’nın Osmanlı’yı dinsizleştirmeye çalıştığını; dinsizliğin Batı için “hayırlı” bir iş, bizim içinse bir çözülme olacağını ifade eder. İslâm’ın birleştirici yönüne özellikle vurgu yapar: İslâm; Arnavut’u, Arap’ı, Türk’ü mukaddes bir ortak zeminde buluşturmuş, vahdetlerin en büyüğünü kurmuştur. Altı yüz yıl birlikte ağlayıp birlikte gülen bu milletin muhteşem rüyasını, onun ifadesiyle, korkunç bir kâbus bozmuştur. O kâbusun adı: maddeciliktir. Semavî kitapların “öldürmeyeceksin” emrine rağmen, Hristiyan Avrupa’nın çıkarları uğruna insanları öldürmeye hazır oluşunu eleştirir. Bu bağlamda, Johann Wolfgang von Goethe’ye atfedilen “ya örs olacaksın ya çekiç” fikrini, şiddeti meşrulaştıran bir zihniyetin ifadesi olarak okur. Buna karşılık, İslâm medeniyetini ima ederek Batı’nın şiddet anlayışının karşısına şu ölçüyü koyar: “Yemin ederim ki dünyanın bütün toprakları bir tek insanın kanını akıtmaya değmez.” Hatta çağdaş Avrupa’nın “en insancıl” filozoflarının bile yer yer şiddet taraftarı bir dile yaslanabildiğini söyler. Meriç, Doğu ile Batı kültürünü mukayese eder. Milletimizin yaşadığı kültür ve kimlik krizinin temel sebebini, Tanzimat’la başlayan “Avrupa kültürüne sorgusuz sualsiz teslimiyet” olarak görür. Avrupa medeniyetinin maddî gücünü ve insan hakları–hürriyetler alanındaki iddiasını bütünüyle inkâr etmez; fakat özellikle “izm”lerin insanları birbirine düşman hâle getirdiğini savunur. Batı medeniyetini “maddeci”, Doğu medeniyetini ise “ruhçu” bir zeminde konumlandırır. Türk aydının Hint düşüncesini yeterince tanımamasını büyük bir eksiklik sayar; hatta Avrupa aydınının bile Hint medeniyetini bizden daha yakından tanıdığını söyler. Meriç’in çok yönlü okuma ve yazma pratiği, onu herhangi bir grubun “çakılı kazığı” olmaktan uzak tutmuştur: Kimi zaman “sol” yayınlarda, kimi zaman “sağ” yayınlarda yazmış; sesini her kesime duyurmaya çalışırken özgün ve hür düşünce çizgisini muhafaza etmiştir. Bir grubun adamı olmayı değil, bir duruşun adamı olmayı başarabilmiş nadir mütefekkirlerimizdendir. Yaşadığı dönemde okuyan, yazan, düşünen insan sayısının az olduğu bir ülkede; muktedirlere yaklaşarak, onları memnun edecek yazılarla makam ve güç devşirmeyi tercih etmemiştir. Yazdıkları “hakikat” ile yaşadığı pratik hayat arasındaki mesafeyi asgariye indiren ender entelektüellerdendir. Mekânı cennet olsun.
* Küçükçekmece İlçe Millî Eğitim Şube Müdürü
[1] Cemil Meriç, Bu Ülke. (İstanbul iletişim yayınları,2018),22
[2] Meriç, Bu Ülke, 23
[4] Meriç, Bu Ülke,25
[5] Meriç, Bu Ülke, 29
[6] Meriç, Bu Ülke, 34
[7] Meriç, Bu Ülke, 36
[9] Meriç, Bu Ülke, 38
[10] Meriç, Bu Ülke, 39
[11] Meriç, Bu Ülke, 40
[12] Meriç, Bu Ülke, 41
[13] Meriç, Bu Ülke, 46
Meriç, Bu Ülke, 41
[17] Meriç, Bu Ülke, 54
[18] Meriç, Bu Ülke, 54
[19] Meriç, Bu Ülke, 55
[20] Meriç, Bu Ülke, 56
[21] Meriç, Bu Ülke, 57
[22] Meriç, Bu Ülke, 59
[24] -Meriç, Bu Ülke, 92
[25] -Meriç, Bu Ülke, 95
26-Meriç, Bu Ülke, 101
[28] -Meriç, Bu Ülke, 135
29-Meriç, Bu Ülke, 139
30 -Meriç, Bu Ülke, 139
[31] -Meriç, Bu Ülke, 160
32-Meriç, Bu Ülke, 171
[32] Meriç, Bu Ülke, 171
[33] Meriç, Bu Ülke, 173
