ANNE BABAYA HÜRMET İBADETTİR
ANNE BABAYA HÜRMET İBADETTİR
İnsan, Anne ve Babasının Duasıyla Büyür
İnsan, dünyaya gözlerini açtığında sahip olduğu hiçbir güçle övünemez. Ne konuşabilir, ne yürüyebilir, ne de açlığını giderebilir. Kendisini hayata bağlayan ilk el, annesinin şefkatidir. İlk güven duygusunu tattığı omuz ise babasının omzudur. Daha dünyaya gelir gelmez insan, iki büyük nimetle karşılaşır: Anne ve baba…
Bu iki kelime, yalnızca bir akrabalık bağını ifade etmez. Aynı zamanda fedakârlığın, merhametin, sabrın ve karşılıksız sevginin adıdır.
Bugün insanlık, uzaya uydu gönderecek kadar büyük teknolojik başarılara imza atıyor. Yapay zekâ geliştiriyor, saniyeler içinde kıtalar arası iletişim kuruyor. Fakat bütün bu gelişmelere rağmen modern dünyanın en büyük problemlerinden biri yalnızlıktır. En acı yalnızlığı ise çoğu zaman yaşlı anne ve babalar yaşamaktadır.
Bugün birçok evde çocuk odaları boş değildir; fakat anne ve babaların gönülleri boştur.
Telefon rehberlerimiz yüzlerce isimle doludur; fakat annemizin numarasını aramaya çoğu zaman vakit bulamayız.
Sosyal medyada saatler geçiririz; fakat babamızın dizinin dibinde oturacak birkaç dakikayı erteleyebiliriz.
İşte çağımızın en büyük yoksulluğu budur.
Çünkü teknoloji insanı yalnızlaştırmamalıydı.
Medeniyet, yaşlılarını yalnız bırakmamalıydı.
Kur’ân-ı Kerîm, insanın Allah’a karşı vazifelerini anlattıktan hemen sonra anne ve babaya karşı sorumluluklarını hatırlatır. Bu sıralama tesadüf değildir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyilik etmenizi kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara ‘öf’ bile deme. Onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onları esirgeyerek üzerlerine alçak gönüllülük kanatlarını ger ve de ki: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse Sen de onlara rahmet et.'”(İsrâ, 17/23-24)
Bu ayet, İslam aile hukukunun en temel metinlerinden biridir.
Dikkat edilirse Allah Teâlâ önce tevhidi, hemen ardından ise anne ve babaya iyiliği zikretmektedir. Müfessir Fahreddin er-Râzî, bu tertibin tesadüf olmadığını belirtir ve şöyle der:
“Allah Teâlâ, kendi nimetlerinden sonra anne ve babanın nimetini zikretmiştir. Çünkü kulun varlık sebebi Allah, zahirî varlık sebebi ise anne ve babadır.”( Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb (Tefsîr-i Kebîr)
Gerçekten de insanın yaratılışı Allah’ın takdiriyle gerçekleşirken, dünyaya gelişine vesile olan anne ve babadır. Bu sebeple onların hakkı hiçbir dünyevî ölçüyle değerlendirilemez.
Kur’an-ı Kerim’in dikkat çektiği ikinci nokta ise yaşlılıktır.
Neden özellikle yaşlılık? Çünkü insan gençken güçlüdür. İhtiyaçlarını kendisi karşılayabilir. Fakat yaşlandığında çocukluğuna benzer bir döneme yeniden girer. Hafızası zayıflar. Yürümekte zorlanır. Tek başına yemek yiyemeyebilir. Hastalıklarla mücadele eder. Sabra ihtiyaç duyar. Allah Teâlâ, işte tam bu dönemde evlatların imtihan edildiğini haber vermektedir.
Bugün tıbben de bilinen bir gerçektir ki yaşlı insanlar, fiziksel ihtiyaçlarından çok duygusal ilgiye ihtiyaç duymaktadır. Bir evladın sıcak bir tebessümü, çoğu zaman en güçlü ilaçtan daha etkilidir.
Kur’an-ı kerimdeki ayetlerin bir kısmı tavsiye niteliğindeyken bir kısmı emir niteliğindedir. İsra suresinin 22. ayeti meali çok açık ve anlaşılır nitelikte emir cümlesi şeklindedir. Yani anne-babaya hürmet, saygı, ihtiyacı olduğunda onlara yardımda bulunmak emir niteliğindedir. Ayeti kerimlerdeki emirler mutlaka yerine getirilmesi gereken durumlar olup bunlara İslam fıkhında “farz” denir. Farzlar, yapılmadığı takdirde günah işlenmiş olur. Nasıl ki namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek bir Müslümanın mutlaka yapması gereken göreviyse, anne- babaya saygı, hürmet, iyi muamele, onlara güzel söz ile yaklaşma ve ihtiyarladığında onlara yardım etmekte terkedilemeyecek görevler arasındadır.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v), anne ve babaya iyiliğin dinimizdeki yerini açıklarken son derece dikkat çekici bir sıralama yapmıştır.
Abdullah b. Mes’ûd (r.a) anlatıyor:
“Resûlullah’a, ‘Allah katında en sevimli amel hangisidir?’ diye sordum. ‘Vaktinde kılınan namaz.’ buyurdu. ‘Sonra hangisidir?’ dedim. ‘Anne babaya iyilik etmektir.’ buyurdu. ‘Sonra hangisidir?’ dedim. ‘Allah yolunda cihaddır.’ buyurdu.”( Buhârî, Hadis No: 5970)
Hadisin verdiği mesaj son derece açıktır.
Bugün nice insanlar büyük hizmetler yapmanın hayalini kurarken, evinin içinde kendisini bekleyen en büyük ibadetlerden birini fark edememektedir.
Yaşlı annesinin elini tutmak…Babasını hastaneye götürmek…İlaçlarını takip etmek…Onunla oturup eski günleri dinlemek…Belki de Allah katında, insanların alkışladığı nice işlerden daha değerlidir.
Peygamber Efendimiz başka bir hadisinde ise anne hakkını anlatırken insanlık tarihinin en etkileyici cümlelerinden birini kurmuştur.
Nurettin Topçu’nun aile anlayışı da dikkat çekicidir. Topçu, aileyi sadece kan bağıyla oluşmuş bir birlik olarak değil, ahlâkın mayalandığı ilk ocak olarak görür. Şöyle der:
“Aile yüksek ahlâk okuludur.”(Nurettin Topçu, Ahlâk, Dergâh Yayınları, İstanbul )
Bu kısa cümle aslında uzun bir medeniyet tasavvurunun özetidir. Gerçekten de insan ilk doğruluğu annesinden öğrenir. İlk adaleti babasında görür. İlk merhameti aile ocağında hisseder. İlk paylaşmayı kardeşleriyle yaşar.
Topçu’nun “yüksek ahlâk okulu” dediği yer tam da burasıdır.
Bugün okullar bilgi verebilir, Üniversiteler meslek kazandırabilir, Teknoloji hayatı kolaylaştırabilir. Fakat hiçbir kurum, annenin dizinin dibinde öğrenilen merhametin yerini dolduramaz. Hiçbir okul, babanın sessiz fedakârlığını ders olarak okutamaz. İnsan olmayı öğreten ilk okul, ailedir. O okulun ilk öğretmenleri anne ile babadır.
Bu nedenle anne ve babaya gösterilen hürmet yalnızca bireysel bir fazilet değildir. Aynı zamanda bir medeniyetin geleceğini belirleyen en önemli ahlâk ölçüsüdür. Anne ve babasına saygıyı kaybeden toplumlar, zamanla öğretmenine, büyüğüne, komşusuna ve nihayet kendi tarihine de yabancılaşır. Çünkü hürmet bir bütündür; parçalanamaz.
Kur’ân-ı Kerîm’in anne ve babaya gösterilmesini istediği hürmet, sadece teorik bir öğüt olarak kalmamıştır. Bu ilâhî emir, Hz. Peygamber’in (s.a.v) terbiyesinde yetişen sahâbenin hayatında ete kemiğe bürünmüş, yaşayan bir ahlâka dönüşmüştür. Onlar, Kur’an’ı sadece okuyan insanlar değildi; onu yaşayan insanlardı. Anne ve babaya iyilik konusundaki hassasiyetleri de bunun en güzel örneklerinden biridir.
Sahâbenin hayatına baktığımızda, anne ve babaya hizmetin yalnızca sosyal bir sorumluluk olarak görülmediğini anlarız. Onlar bunu Allah’a yaklaşmanın en önemli yollarından biri kabul ediyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki, Allah’ın rızasına giden yol çoğu zaman yaşlı bir annenin duasından, bir babanın memnuniyetinden geçmektedir.
Bu anlayışın en güzel örneklerinden biri Abdullah b. Ömer’dir.
Bir gün Yemen’den gelen bir adam, yaşlı annesini sırtına almış, onu tavaf ettiriyordu. Hac ibadetini yerine getirirken annesini omuzlarından indirmiyor, bütün meşakkati tek başına üstleniyordu. Tavaf bittikten sonra Abdullah b. Ömer’e yaklaşarak büyük bir samimiyetle sordu:
“Ey Abdullah b. Ömer! Annemin hakkını ödeyebildim mi?”
Abdullah b. Ömer’in cevabı, yüzyıllardır Müslümanların hafızasında yer eden ibretli bir ders olmuştur:
“Hayır! Doğum sırasında çektiği sancılardan bir nefesin bile karşılığını ödeyemedin.” ( İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, XV, 201)
Bu cevap, annenin hakkını küçümsemek için değil; aksine onun fedakârlığının büyüklüğünü anlatmak içindir. Çünkü anne, evladını dünyaya getirirken sadece bedenini değil, çoğu zaman ömrünü de ortaya koymaktadır. Günlerce süren uykusuzluklar, yıllarca devam eden endişeler, hastalıklar, yorgunluklar… Bunların hiçbirini hesap ederek yapmaz. İşte bu yüzden, anne hakkı tam anlamıyla ödenebilecek bir hak değildir.
Evlatlardan beklenen şey, bu hakkı ödediklerini iddia etmeleri değil; ödeyemeyeceklerini bilerek ömür boyu vefa göstermeleridir.
Anne sevgisi ve anneye hizmet denildiğinde akla gelen en büyük isimlerden biri de Veysel Karânî’dir. Yemen’in Karen köyünde yaşayan bu büyük gönül insanı, Resûlullah Efendimizi görmeyi her şeyden çok arzu ediyordu. Günler süren çöl yolculuğunu göze alarak Medine’ye geldi. Fakat Peygamber Efendimiz o sırada evde değildi.
Veysel Karânî’nin önünde iki seçenek vardı.
Ya bekleyecek ve Allah Resûlü’nü görecekti…
Ya da yaşlı annesine verdiği sözü tutarak vakti dolunca geri dönecekti.
O, ikinci yolu tercih etti.
Çünkü annesine, “Uzun süre ayrı kalmayacağım.” diye söz vermişti.
Resûlullah’ı göremeden Yemen’e döndü. Belki insan gözüyle bakıldığında büyük bir fırsatı kaçırmıştı. Fakat Allah katında çok daha büyük bir makama ulaştı.
Yıllar sonra Hz. Peygamber, Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye şöyle buyurdu:
“Size Yemen’den Üveys b. Âmir gelecek… Annesine çok iyilik eder. Siz onunla karşılaşırsanız sizin için istiğfar etmesini isteyin.”( Müslim, Sahîh, “Fezâilü’s-Sahâbe”, Hadis No: 2542.)
Ne kadar dikkat çekici bir tablo…Resûlullah’ı görememiş bir insan…Ama Resûlullah tarafından ümmete tavsiye edilen bir insan…Bunun en önemli sebeplerinden biri ise annesine gösterdiği eşsiz hürmettir.
Bu hadise bize çok önemli bir gerçeği öğretmektedir. Allah katındaki büyüklük, bazen insanların alkışladığı büyük işlerde değil; kimsenin görmediği bir evde, yaşlı annesine hizmet eden bir evladın sessiz fedakârlığında gizlidir.
Nurettin Topçu, insanın ahlakını anlatırken hürmet kavramını merkeze yerleştirir. Ona göre ahlak, sadece kurallara uymak değildir; insanın kendisinden daha büyük değerlere saygı göstermesidir. Bu nedenle aile, ahlakın ilk mektebidir.
Topçu’nun şu tespiti, bütün bu anlattıklarımızı adeta özetlemektedir:
“Hürmet, ahlâkın ilk şartıdır.”
Gerçekten de anne ve babaya gösterilen hürmet, insanın Allah’a karşı kulluğunun en önemli göstergelerinden biridir.
Bir evlat, annesinin elini öperken yalnızca bir gelenek yerine getirmemektedir. Babasının duasını alırken yalnızca güzel bir davranış sergilememektedir. Aslında Allah’ın emrine itaat etmektedir. Belki de farkında olmadan cennete açılan kapılardan birini aralamaktadır.
Bir milletin geleceğini yalnızca orduları, ekonomisi veya teknolojisi belirlemez. Asıl belirleyici olan, o milletin hangi değerler üzerinde yükseldiğidir. Tarih boyunca büyük medeniyetler incelendiğinde ortak bir özellik göze çarpar: Hepsi güçlü aileler üzerine inşa edilmiştir. Ailenin güçlü olduğu toplumlarda ahlâk kök salar, nesiller birbirine güven duyar ve kültürel hafıza canlı kalır. Ailenin çözülmeye başladığı toplumlarda ise yalnızca evler değil, medeniyetler de sarsılır.
Bugün yaşadığımız çağda maddî imkânlarımız geçmiş nesillere göre çok daha fazladır. Evlerimiz daha konforlu, ulaşım daha hızlı, iletişim daha kolaydır. Fakat bütün bu gelişmelere rağmen insanların birbirine ayırdığı zaman giderek azalmaktadır. Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile bazen birbirlerinin yüzüne bakmadan günlerini tamamlayabilmektedir. En büyük yalnızlığı ise çoğu zaman ömrünü çocuklarına adamış anne ve babalar yaşamaktadır.
Modern hayat, insana hız kazandırdı; fakat aynı hız, insanın durup anne ve babasının elini öpmesine, dizinin dibinde oturmasına ve geçmişi dinlemesine engel olmaya başladı. Oysa medeniyet dediğimiz şey, yalnızca yeni yollar yapmak değil; bizi dünyaya getiren insanlara giden yolu açık tutabilmektir.
Merhum Mehmet Âkif Ersoy da aileyi, milletin geleceğini belirleyen en önemli kurum olarak görmüştür. Safahat boyunca sık sık aile, ahlâk ve nesil kavramları üzerinde durur. Onun şu meşhur mısraları, yalnızca dinî hayat için değil, aile hayatı için de yol göstericidir:
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
Âkif’in işaret ettiği ilham, yalnızca camilerde yaşanacak bir din anlayışı değildir. O ilham, evlerde anne ve babaya gösterilen saygıda, sofralarda paylaşılan lokmada ve yaşlıların duasını almaya verilen değerde kendisini göstermelidir. Çünkü Kur’an’ın aileye yüklediği sorumluluklar ihmal edildiğinde, toplumun diğer kurumlarını sağlam tutmak da güçleşir.
Cemil Meriç ise aileyi medeniyetin hafızası olarak değerlendirir. Bu Ülke adlı eserinde, Batı’dan yapılan körü körüne taklitlerin aile yapısını zayıflatabileceğine dikkat çeker. Meriç’e göre insan yalnızca biyolojik olarak değil, kültürel olarak da ailesinden beslenir. Bir millet geçmişini aile içinde anlatır; dedeler torunlarına hikâyelerini aktarır, anneler çocuklarına ninnilerle bir medeniyet dili öğretir. Aile çözüldüğünde, bu kültürel aktarım da kesintiye uğrar.
Bugün çocuklarımızın tarihlerini, değerlerini ve inançlarını tanımakta zorlanmalarının sebeplerinden biri de kuşaklar arasındaki bağların zayıflamasıdır. Aynı şehirde yaşayan dede ile torunun aylarca görüşemediği bir hayat düzeni, sadece bireysel bir tercih değil; kültürel bir kopuştur.
Necip Fazıl Kısakürek de aileyi, “Büyük Doğu” idealinin temel taşı olarak görür. Ona göre toplumun yeniden dirilişi, fertten; ferdin yeniden inşası ise aileden başlar. İdeolocya Örgüsü‘nde aileyi, cemiyetin çekirdeği olarak niteler. Sağlam bir çekirdek olmadan güçlü bir ağacın yetişemeyeceğini ifade eder.
Bu bakımdan anne ve babaya gösterilecek hürmet yalnızca geçmişe duyulan bir vefa değildir; geleceğe yapılan en büyük yatırımdır. Çünkü çocuklar söylenen sözlerden çok, gördükleri davranışları öğrenirler. Annesine sert davranan bir babanın çocuğu, yıllar sonra aynı sertliği kendi babasına gösterebilir. Buna karşılık yaşlı anne ve babasına sevgiyle yaklaşan bir ailede büyüyen çocuk, merhameti tabii bir davranış olarak benimser.
Sezai Karakoç’un “Diriliş” düşüncesi de burada ayrı bir anlam kazanır. Karakoç, medeniyetlerin yeniden ayağa kalkmasının yalnızca ekonomik veya siyasî hamlelerle değil, insanın ruh dünyasının yeniden inşasıyla mümkün olacağını söyler. Bu ruh inşasının başladığı ilk yer ise ailedir. Anne ve babasına saygı göstermeyen bir nesilden medeniyet kurmasını beklemek, temeli olmayan bir bina inşa etmeye benzer.
Aslında bütün bu büyük fikir adamlarının farklı cümlelerle söyledikleri hakikat aynıdır: Aile çökerse toplum çöker; anne ve babaya hürmet kaybolursa merhamet de kaybolur; merhametin kaybolduğu yerde ise adalet, sadakat ve güven uzun süre yaşayamaz.
Bugün dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde yaşlı nüfus hızla artmaktadır. Teknolojik gelişmişliğe rağmen yalnız yaşayan yaşlıların sayısı da yükselmektedir. Maddî refahın yüksek olması, her zaman insanî sıcaklığın da yüksek olduğu anlamına gelmemektedir. Bu tablo, bize İslam’ın neden anne ve babaya gösterilecek ilgiyi ibadet olarak gördüğünü daha iyi anlatmaktadır. Çünkü insan yalnızca bedenini değil, ruhunu da beslemek zorundadır. Yaşlılık döneminde ruhu besleyen en önemli gıda ise evlat sevgisi ve vefasıdır.
Nurettin Topçu’nun ahlâk anlayışını özetleyen şu düşüncesi, bütün bu değerlendirmelerin adeta özeti gibidir: İnsan, kendisinden daha büyük değerlere bağlandıkça olgunlaşır. Anne ve babaya gösterilen hürmet de insanı bencillikten kurtaran, onu fedakârlığa ve olgunluğa taşıyan en önemli eğitimlerden biridir. Çünkü yaşlı bir annenin elini tutmak, sadece ona yardım etmek değildir; aynı zamanda kendi nefsini terbiye etmektir. Babasının duasını almak, sadece bir gelenek değil; insanın Allah’ın rızasına yaklaşma çabasıdır.
İnsanlık tarihi boyunca hiçbir dönem bugünkü kadar hızlı değişmedi. Sanayi devrimiyle başlayan dönüşüm, dijital çağla birlikte baş döndürücü bir hız kazandı. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı, şehirler büyüdü, ulaşım hızlandı, insanlar dünyanın bir ucundan diğer ucuna birkaç saat içinde gidebilir hâle geldi. Ancak bütün bu gelişmelerin yanında sessizce büyüyen bir kayıp da yaşandı: İnsan, en yakınındaki insanlara ayırdığı zamanı kaybetmeye başladı.
Eskiden aynı sofrada üç kuşak bir araya gelirdi. Dede, torununa hayat tecrübelerini anlatır; nine, aile tarihini hafızalarda canlı tutardı. Çocuklar yalnızca anne ve babalarıyla değil, büyükanneleri ve büyükbabalarıyla da büyür, aile sadece aynı soyadını taşıyan insanların değil, ortak hatıraların yaşadığı bir yuva olurdu.
Bugün ise aynı şehirde yaşayan aile fertleri aylarca birbirini göremeyebiliyor. Aynı evde bulunan insanlar bile çoğu zaman aynı ekrana bakıyor; aynı masada otururken farklı dünyalarda yaşıyor. Teknoloji, uzakları yakın etti; fakat bazen yakınımızdakileri uzaklaştırdı.
Anne ve babaya hürmeti yalnızca bayram ziyaretlerine veya Anneler Günü ile Babalar Günü’ne sıkıştıran bir anlayış, İslam’ın öngördüğü aile modelini tam olarak yansıtmaz. Kur’ân’ın emri süreklidir; mevsimlik değildir. Anne ve babaya iyilik, belirli günlerde hatırlanan bir nezaket değil, hayatın her gününe yayılan bir kulluk görevidir.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), anne ve babaya iyiliği yalnızca onların hayatta olduğu dönemle sınırlamamıştır. Bir sahâbî, “Anne ve babam öldükten sonra onlara yapabileceğim bir iyilik kaldı mı?” diye sorduğunda Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Evet; onlar için dua etmek, istiğfar etmek, vasiyetlerini yerine getirmek, dostlarına ikram etmek ve akrabalarıyla ilgiyi sürdürmektir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120)
Bu hadis bize çok önemli bir hakikati öğretmektedir. Anne ve babaya vefa, mezar taşının başında bitmez. Evlatlık görevi, onların ardından da devam eder. Onların bıraktığı hayırları yaşatmak, dostlarını unutmamak, isimlerini hayırla anmak ve onlar için dua etmek, İslam ahlakının vazgeçilmez parçalarıdır.
Günümüz insanı sürekli yetişmesi gereken işler arasında yaşamaktadır. Sabahın erken saatlerinde başlayan mesai, trafik, toplantılar, telefonlar, elektronik postalar, sosyal medya bildirimleri derken insan günün sonunda en kıymetli sermayesi olan zamanı tüketmektedir. Ne yazık ki bu yoğunluk, çoğu zaman anne ve babaya ayrılması gereken vakitten çalınmaktadır.
Birçok kişi, anne ve babasını sevdiğini samimiyetle ifade eder; ancak sevginin en önemli göstergesi zamandır. Sevdiğimiz insana zaman ayırırız. Anne ve babamızla geçirilen yarım saatlik samimi bir sohbet, bazen onlara alınacak en pahalı hediyeden daha değerlidir. Çünkü yaşlılık döneminde insanın en büyük ihtiyacı, kendisini dinleyen bir evlat, elini tutan bir torun ve yalnız olmadığını hissettiren bir ailedir.
Modern toplumların önemli özelliklerinden biri, yaşlı nüfusun giderek artmasıdır. Tıptaki gelişmeler insanların daha uzun yaşamasını sağlamaktadır. Bu sevindirici gelişme, aynı zamanda yeni sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Daha uzun yaşayan anne ve babalar, daha uzun süre ilgiye, bakıma ve sevgiye ihtiyaç duymaktadır.
Türkiye de bu dönüşümden etkilenmektedir. Son yıllarda yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı düzenli olarak yükselmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayımladığı nüfus istatistikleri, ülkemizin de giderek yaşlanan toplumlar arasına girdiğini göstermektedir. Bu durum, aile bağlarının güçlendirilmesini her zamankinden daha önemli hâle getirmektedir.
Çünkü yaşlılık yalnızca sağlık hizmetlerinin konusu değildir. Aynı zamanda vicdanın, merhametin ve aile kültürünün de konusudur.
İslam medeniyetinde yaşlılar hiçbir zaman toplumun kenarında bırakılmış insanlar olarak görülmemiştir. Aksine onlar, aile hafızasının taşıyıcıları kabul edilmiştir. Büyüklerin duası bereket sayılmış, tecrübeleri rehber kabul edilmiş, evde bulunmaları rahmet vesilesi olarak görülmüştür.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15.)Bu hadis, yalnızca anne ve babaya değil, bütün yaşlılara karşı nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini ortaya koymaktadır. Saygı, İslam toplumunda yaşın getirdiği tecrübenin ve emeğin doğal karşılığıdır.
Bugün birçok insan, çocuklarına iyi bir gelecek bırakmak için büyük çaba göstermektedir. Güzel bir ev, kaliteli bir eğitim, maddi imkânlar… Bunların hepsi önemlidir. Fakat çocuklara bırakılabilecek en değerli miras, anne ve babaya gösterilen hürmettir. Çünkü çocuk, anne ve babasının davranışlarını örnek alır. Büyükannesine sevgiyle yaklaşan bir babayı gören çocuk, yıllar sonra kendi anne ve babasına da aynı sevgiyi gösterecektir.
Aileyi güçlendirmek yalnızca devlet politikalarıyla mümkün değildir. Kanunlar aileyi koruyabilir; ancak sevgi, saygı ve merhameti kanunlar üretemez. Bunlar ancak aile içinde yaşanarak öğrenilir.
Bu nedenle yeniden güçlü aileler kurmak istiyorsak önce şu soruları kendimize sormalıyız:
Annemizi en son ne zaman uzun uzun dinledik?
Babamızla en son ne zaman çocukluğunu konuştuk?
En son ne zaman onların duasını almak için ellerini öptük?
En son ne zaman sadece hâllerini hatırlarını sormak için kapılarını çaldık?
Bu soruların cevabı, aile bağlarımızın gerçek durumunu ortaya koyacaktır.
Türkiye’de son yıllarda aile kurumunun güçlendirilmesine yönelik çeşitli politika ve projeler gündeme gelmektedir. Aile bağlarının kuvvetlendirilmesi, doğurganlık oranlarının desteklenmesi ve kuşaklar arası dayanışmanın artırılması, yalnızca sosyal politikaların değil, kültürel geleceğimizin de temel meseleleri arasındadır. Ancak hiçbir resmî proje, aile fertlerinin birbirine göstereceği sevgi ve saygının yerini tutamaz.
Asıl mesele, aileyi yeniden hayatın merkezine koyabilmektir.
Anneyi sadece çocuk büyüten bir kişi olarak değil, bir medeniyetin ilk öğretmeni olarak görebilmektir.
Babayı yalnızca eve ekmek getiren biri olarak değil, karakter inşa eden bir rehber olarak değerlendirebilmektir.
İşte o zaman aile yeniden güçlenecek; güçlü ailelerden de güçlü bir toplum doğacaktır.
