Bizimle İletişime Geçin : rafetfener@hotmail.com
ÖĞRETMENİ İTİBARSIZLAŞTIRAN TOPLUM GELECEĞİNİ KAYBEDER
Eğitim

ÖĞRETMENİ İTİBARSIZLAŞTIRAN TOPLUM GELECEĞİNİ KAYBEDER

Eyl 3, 2026

Bir milleti ayakta tutan yalnızca güçlü ekonomisi, modern şehirleri, gelişmiş teknolojisi veya kalabalık orduları değildir. Tarih, nice zengin devletlerin çöktüğüne, nice güçlü orduların dağıldığına şahit olmuştur. Buna karşılık ilme, irfana ve insan yetiştirmeye önem veren milletler, yüzyıllar boyunca medeniyet kurmayı başarmışlardır. Çünkü medeniyetin gerçek mimarları taş ustaları değil, insan ustalarıdır. İnsan ustalarının adı ise öğretmendir.

Bugün eğitim üzerine hemen herkes konuşuyor. Kahvehanelerde, televizyon ekranlarında, sosyal medya platformlarında, aile toplantılarında hatta okul bahçelerinde eğitim tartışılıyor. Herkesin eğitim hakkında bir fikri var; herkes daha iyi bir eğitim sistemi istiyor. Bu ilgi elbette kıymetlidir. Çünkü eğitim, toplumun tamamını ilgilendirir. Ancak son yıllarda dikkat çeken önemli bir sorun vardır: Eğitim hakkında konuşanların sayısı arttıkça, eğitimin gerçek uzmanlarına duyulan güven aynı oranda azalmaktadır.

İletişim çağını yaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar kolay olmamıştı. Birkaç saniye içinde dünyanın en seçkin üniversitelerinin yayınlarına ulaşabiliyor, binlerce kitaba erişebiliyor, milyonlarca insanın görüşünü okuyabiliyoruz. Fakat bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, doğru bilgiye ulaşmayı her zaman kolaylaştırmıyor. Dijital çağın en büyük paradoksu da burada ortaya çıkıyor. Bilgi çoğaldıkça hikmet azabiliyor; sesler arttıkça hakikatin sesi duyulmaz hâle gelebiliyor.

Eğitim de bu bilgi kirliliğinden en fazla etkilenen alanlardan biridir. Bugün birkaç dakikalık videolar izleyen, sosyal medyada yapılan yorumları takip eden veya kendi çocukluk tecrübelerini ölçü kabul eden birçok insan, yıllarını çocuk gelişimi, eğitim psikolojisi ve öğretim yöntemleri üzerine harcamış öğretmenlerden daha doğru bildiğini zannedebiliyor. Oysa eğitim, sadece iyi niyetle yapılabilecek bir iş değildir. Eğitim bilgi ister, sabır ister, tecrübe ister; hepsinden önemlisi insan ruhunu tanımayı gerektirir.

Nasıl ki bir ameliyatı internetten izlenen videolarla öğrenmek mümkün değilse, bir çocuğun eğitimini de kulaktan dolma bilgilerle yönlendirmek mümkün değildir. Çocuk, deneme tahtası değildir. Onun zihni de kalbi de büyük bir hassasiyet ister. İşte bu hassasiyetin adı pedagojidir.

Pedagoji yalnızca ders anlatma tekniği değildir. Pedagoji; çocuğun yaşına göre nasıl konuşulacağını, hangi davranışın hangi yaşta nasıl bir etki oluşturacağını, başarının nasıl ödüllendirileceğini, hatanın nasıl düzeltileceğini bilen bir ilimdir. Öğretmen, yıllarca aldığı eğitim sayesinde sınıfındaki her öğrenciyi aynı gözle değil, ayrı bir dünya olarak görmeyi öğrenir. Çünkü her çocuk farklıdır. Kimi övgüyle gelişir, kimi sorumluluk verilince olgunlaşır, kimi ise yalnızca sevildiğini hissettiğinde öğrenmeye başlar.

Bugün anne ve babalar, en kıymetli varlıklarını henüz üç-dört yaşındayken öğretmenlere emanet ediyorlar. Geçmişte geniş ailelerin omuzladığı çocuk terbiyesi, artık büyük ölçüde okulun ve öğretmenin sorumluluğuna bırakılmış durumda. Çalışan anne-baba sayısının artması, şehir hayatının yoğunluğu ve çekirdek aile düzeni öğretmeni, çocuğun hayatındaki en etkili kişilerden biri hâline getirmiştir.

Bir ilkokul öğrencisi, günün önemli bir bölümünü öğretmeniyle geçiriyor. Bazen öğretmeniyle geçirdiği süre, anne ve babasıyla geçirdiği süreden bile fazla olabiliyor. Bu sebeple öğretmen yalnızca bilgi aktaran kişi değildir; aynı zamanda çocuğun karakterini, davranışlarını, arkadaşlık ilişkilerini, sorumluluk duygusunu ve hayata bakışını şekillendiren rehberdir.

Aslında öğretmenlik mesleğini anlatan en güzel benzetmelerden biri kuyumculuktur. Kuyumcu, değersiz bir madeni değil; zaten değerli olan altını işler. Öğretmen de çocuğa değer kazandırmaz; zaten Allah’ın en güzel emaneti olan çocuğun içindeki cevheri ortaya çıkarır. Her çocuk bir cevherdir. O cevherin işlenmesi ise sabır, emek ve sanat ister.

Ne yazık ki son yıllarda öğretmenin bu sanatkâr kimliği giderek gölgelenmektedir. Öğretmen, bilgi ve tecrübesiyle yön veren bir eğitim lideri olmaktan ziyade, sürekli açıklama yapmak zorunda kalan bir memur gibi görülmeye başlanmıştır. Sınıfta uyguladığı yöntemler, verdiği notlar, hazırladığı sınavlar, kullandığı ifadeler hatta öğrencileri oturttuğu yerler bile tartışma konusu yapılabilmektedir.

Elbette eğitim, denetimden uzak bir alan değildir. Öğretmen de hata yapabilir. Hukukun ve idarenin denetimi her kamu görevlisi için olduğu gibi öğretmen için de gereklidir. Ancak denetim ile güvensizlik aynı şey değildir. Son yıllarda yaşanan en büyük kırılma da burada ortaya çıkmaktadır. Öğretmen, yaptığı her uygulamayı açıklamak zorunda hisseden, her an şikâyet edilebileceğini düşünen ve mesleki takdir yetkisini kullanmaktan çekinen bir psikoloji içine sürüklenmektedir.

Bugün birçok okul yöneticisinin ve öğretmenin ortak cümlesi şudur:

“Hocam, aman dikkat edin; bir CİMER başvurusu olmasın…”

Bu cümle bile tek başına içinde bulunduğumuz atmosferi anlatmaya yetmektedir. Elbette vatandaşın şikâyet hakkı vardır ve bu hak demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Ancak eğitim biliminden kaynaklanan her mesleki tercihin şikâyet konusu yapılması, öğretmenin otoritesini zayıflatmaktadır.

Daha da önemlisi, çocuklarımız bu tabloyu sessizce izlemektedir.

Çocuklar anne ve babalarının öğretmen hakkında kullandıkları her cümleyi hafızalarına kaydederler. Evde sürekli öğretmenini eleştiren, küçümseyen, “Senin öğretmenin de bir şey bilmiyor.” diyen bir anne ya da babanın çocuğundan okulda öğretmenine saygı göstermesini beklemek gerçekçi değildir. Saygı, sözle değil örnekle öğretilir.

Hazreti Ali demişki; “ Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum”. Bizim dini anlayışımızda da öğretmen yüceltilmiştir. Bir harf öğretene kırk yıl köle olmayı düşünen bir anlayıştan, öğretmene kaba davranan, küfreden, hatta şiddet uygulayan bir noktaya gelmiş olmak çok acı verici bir durumdur.

Bugün sınıflarda yaşanan disiplin problemlerinin önemli sebeplerinden biri de budur. Öğrenci, öğretmenin arkasında toplumun desteğini göremediğinde, öğretmenin otoritesini de sorgulamaya başlamaktadır. Otoritenin zayıfladığı yerde ise eğitim değil, sadece bilgi aktarımı kalır. Oysa okulun görevi yalnızca bilgi vermek değildir; insan yetiştirmektir.

İnsan yetiştirmek ise güven ister.

Öğrenci öğretmenine güvenecek…

Veli öğretmene güvenecek…Devlet öğretmenine güvenecek…Öğretmen de toplumun kendisine duyduğu güveni hissedecek…

İşte eğitim ancak bu güven iklimi içinde gerçek anlamına kavuşabilir.

Bugün kendimize şu soruyu samimiyetle sormamız gerekiyor:

Çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlere gerçekten güveniyor muyuz?

Yoksa farkına varmadan, her gün biraz daha onların meslekî itibarını aşındırıyor; bunun bedelini de yarının Türkiye’sine mi ödetiyoruz?

Çünkü unutulmamalıdır ki, öğretmenin kaybettiği itibar, aslında milletin kaybettiği itibardır. Öğretmenin sesi kısıldığında yalnızca bir meslek grubu susmaz; geleceğin vicdanı da sessizleşmeye başlar.

Muallim Medeniyet Kurar, İtibarsızlaştırılan Öğretmen Geleceği Kaybettirir

Bir milletin yükselişi yalnızca ekonomik kalkınmayla açıklanamaz. Ekonomi güç kazandırır; fakat o gücü hangi amaçla kullanacağını belirleyen eğitimdir. Teknoloji hayatı kolaylaştırır; fakat teknolojiyi insanlığın hayrına mı, zararına mı kullanacağını belirleyen yine eğitimdir. Bu yüzden tarih boyunca medeniyetleri kuran asıl güç, yetişmiş insan olmuştur. Yetişmiş insanın arkasında ise daima güçlü bir öğretmen vardır.

Bu gerçeği en güçlü şekilde dile getiren isimlerden biri, hiç şüphesiz Nurettin Topçu’dur. Kendisini yalnızca bir eğitimci olarak tanımlamak eksik olur. O, maarifi bir devlet politikası olmaktan öte, bir medeniyet meselesi olarak gören büyük bir mütefekkirdir. “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı eseri, yalnızca eğitim sistemi üzerine yazılmış bir kitap değil; öğretmenin toplumdaki yerini yeniden tarif eden bir fikir manifestosudur.

Topçu’ya göre okul, diploma dağıtan bir kurum değildir. Okul, insan inşa eden bir irfan ocağıdır. Bu irfan ocağının merkezinde ise muallim bulunur. Çünkü bina okul yapmaz; müfredat tek başına eğitim üretmez. Eğitimin ruhunu veren, sınıfa her sabah giren öğretmendir.

Nurettin Topçu’nun şu cümlesi, öğretmenlik mesleğinin özünü anlatacak kadar güçlüdür:

“Muallim, gençlere bilmediklerini öğreten bir nakledici değildir. Bu iş kitabın işidir. Muallim, genç ruhları işleyen bir sanatkârdır.”

Gerçekten de bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaydır. Bir öğrenci, birkaç saniye içinde dünyanın en büyük kütüphanelerine erişebiliyor. Yapay zekâ uygulamaları saniyeler içinde yüzlerce sayfalık bilgi üretebiliyor. Dijital ansiklopediler, akademik veri tabanları ve çevrim içi eğitim platformları bilgiye ulaşmayı olağanüstü kolaylaştırmış durumda.

Peki öyleyse öğretmene neden hâlâ ihtiyaç var?

Çünkü bilgi ile eğitim aynı şey değildir.

Bilgi, zihni doldurur, eğitim ise insanı inşa eder.

Bilgisayar bilgi verebilir, fakat karakter kazandıramaz. İnternet milyonlarca kitap gösterebilir, ama vicdan öğretemez. Yapay zekâ bir problemi çözebilir, fakat bir çocuğun gözlerindeki korkuyu okuyamaz. Başarısız olduğu için içine kapanan bir öğrenciyi cesaretlendiremez. Arkadaşları tarafından dışlanan bir çocuğun omzuna elini koyup ona güven veremez.

İşte öğretmenin yerini hiçbir teknoloji bu yüzden dolduramaz.

Çünkü öğretmen, yalnızca akla değil; kalbe de hitap eder.

Nurettin Topçu, muallimi “ruhların sanatkârı” olarak tanımlar. Bu ifade son derece dikkat çekicidir. Heykeltıraş mermeri yontar, ressam tuvali işler, mimar taşı şekillendirir. Öğretmen ise görünmeyeni işler; insan ruhunu…

İnsan ruhunu şekillendirmek, dünyadaki en zor sanattır. Çünkü bu sanatın malzemesi taş değil, candır.

Topçu’nun bir başka tespiti ise bugün üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir uyarıdır:

“Devletleri ve medeniyetleri yapan da yıkan da muallimlerdir.”

Bu cümle ilk bakışta iddialı görünebilir. Oysa tarih, bu sözün doğruluğunu defalarca ispatlamıştır. Büyük devletler, önce büyük okullar kurmuş; büyük okullar ise büyük öğretmenler yetiştirmiştir. Öğretmenin zayıfladığı dönemlerde ise toplumun ahlakı, adalet duygusu ve ortak ideal anlayışı da zayıflamıştır.

Bugün öğretmen, çoğu zaman eğitim lideri olarak değil; sürekli hesap vermesi gereken bir memur gibi görülmektedir.

Bir öğrencinin aldığı düşük not, öğretmenin taraflı olduğu iddiasına dönüşebiliyor.

Sınıfta uygulanan disiplin kuralları, pedagojik bir tercih olarak değil; kişisel bir tavır gibi yorumlanabiliyor.

Öğretmenin yaptığı uyarılar bazen “çocuğuma psikolojik baskı yapılıyor” şeklinde değerlendirilebiliyor.

Elbette her meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de yanlış yapanlar olabilir. Hukukun ve idarenin denetimi vazgeçilmezdir. Ancak öğretmenin her kararını peşinen kuşkuyla karşılamak, onu sürekli savunma yapmak zorunda bırakmak ve mesleki takdir yetkisini kullanmaktan çekinir hâle getirmek, eğitim sistemine fayda sağlamaz.

Daha da önemlisi, bu yaklaşım öğretmenin sınıftaki otoritesini zayıflatır. Otoritesini kaybeden öğretmen, yalnızca ders anlatan kişiye dönüşür. Hâlbuki öğretmenin görevi sadece ders anlatmak değildir.

O; yönlendiren, örnek olan, değer kazandıran ve gerektiğinde sınır koyan kişidir.

Bir çocuğun “hayır” cevabını ilk kez okulda duyması, onun kişilik gelişiminin bir parçasıdır. Her isteğin yerine getirilmediğini öğrenmek, hayatın gerçeğini öğrenmektir. Öğretmenin pedagojik gerekçelerle aldığı her kararın, velinin talebiyle değiştirildiği bir ortamda çocuk, otoriteyi değil; talebinin mutlak üstünlüğünü öğrenir.

İşte asıl tehlike burada başlamaktadır.

Bugün öğretmeni itibarsızlaştıran her davranış, farkında olmadan öğrencinin gözünde de öğretmeni küçültmektedir. Evde öğretmeni hakkında olumsuz konuşulan bir çocuk, okulda o öğretmenin sözünü dinlemekte zorlanacaktır. Saygı, önce ailede inşa edilir; okulda devam eder.

Toplum olarak şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor:

Biz gerçekten öğretmeni destekliyor muyuz?

Yoksa onu sürekli eleştirerek, yalnız bırakarak ve her kararını sorgulayarak kendi elimizle zayıflatıyor muyuz? Çünkü unutulmamalıdır ki bir milletin geleceği, sınıfta tahtanın önünde duran öğretmenin omuzlarında yükselir. O omuzları ağırlaştıran her haksız yük, aslında geleceğimizin yüküdür. Öğretmeni güçlendirmek, yalnızca bir meslek grubunu korumak değildir. Bu, çocuklarımızın yarınını korumaktır. Bu, milletimizin istikbaline sahip çıkmaktır. Ve bu, medeniyetimizi ayakta tutacak en sağlam temellerden birini muhafaza etmektir.

Geleceği İnşa Eden Güç: Öğretmene Yeniden İtibar Kazandırmak

Yirmi birinci yüzyıl, insanlık tarihinin bilgiye en kolay ulaşılan dönemidir. Artık dünyanın en seçkin üniversitelerinin derslerine birkaç saniye içinde erişilebilmekte, milyonlarca kitaba dijital ortamda ulaşılabilmekte ve yapay zekâ uygulamaları istenilen konuda saniyeler içinde metinler üretebilmektedir. Bilgiye ulaşmanın maliyeti düşmüş, hızı ise baş döndürücü bir seviyeye yükselmiştir.

Fakat bütün bu gelişmeler çok önemli bir gerçeği değiştirmemiştir:

Bilgi çoğalmıştır; fakat bilgelik aynı ölçüde artmamıştır.

İnsanlık, teknolojide büyük mesafeler kat ederken; şiddet, yalnızlık, bağımlılık, aile içi çatışmalar, ahlaki çözülme ve sosyal yabancılaşma gibi sorunlarla da daha yoğun biçimde karşı karşıya kalmıştır. Bunun temel sebeplerinden biri, eğitimin zaman zaman sadece akademik başarıya indirgenmesi, karakter eğitiminin ise geri planda kalmasıdır.

İşte bu noktada öğretmenin rolü her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır.

Çünkü öğretmen yalnızca bilgi aktaran kişi değildir; bilgi ile hikmet arasındaki köprüyü kuran insandır.

Bugün dünyanın eğitimde öne çıkan ülkelerine baktığımızda dikkat çekici ortak bir özellik görüyoruz: Bu ülkeler, öğretmenlerine güvenmekte ve onları toplumun en saygın meslek gruplarından biri olarak kabul etmektedir.

Finlandiya bunun en bilinen örneklerinden biridir. Öğretmenlik fakültelerine kabul süreci son derece seçicidir. Öğretmen adayları yalnızca akademik başarılarına göre değil; iletişim becerileri, problem çözme yetenekleri ve çocuklarla kurabilecekleri ilişki bakımından da değerlendirilir. Mesleğe kabul edilen öğretmenlere ise geniş bir mesleki özerklik tanınır. Öğretmen sürekli denetlenmesi gereken biri olarak değil, uzmanlığına güvenilen bir eğitim lideri olarak görülür.

Japonya’da öğretmen, disiplin ve sorumluluk kültürünün taşıyıcısıdır. Okullar yalnızca bilgi verilen kurumlar değil, aynı zamanda karakter eğitiminin merkezleridir. Öğrencilerin sınıflarını temizlemeleri, ortak yaşam kurallarına uymaları ve toplumsal sorumluluk kazanmaları öğretmenin rehberliğinde gerçekleşir. Toplum, öğretmene yalnızca mesleği nedeniyle değil; yeni nesli yetiştirme sorumluluğu nedeniyle de büyük saygı duyar.

Japonya’da öğrenciler okullarını temizlerken bizim ülkemizde okulun bodrumundaki eski malzemeleri temizlik amaçlı okul bahçesine öğrenciye taşıtıyor diye okul müdürü şikâyet edilebilmektedir. Yine bir okulumuzda, bir öğrenci sınıf ortasına bir şişe suyu boşaltmış, öğretmen de suyu döken çocuğa okulun paspasını alıp dökülen suyu temizlettiği için veli CİMER’ e şikâyette bulunmuş, şikâyet başvurusunda bu durumun çocuğunun psikolojisini olumsuz etkilediğini dile getirmiştir.

Güney Kore ve Singapur da benzer şekilde eğitim yatırımlarını yalnızca okul binalarına değil, öğretmen niteliğine yöneltmiş ülkelerdir. Bu ülkelerde öğretmen olmak ciddi bir hazırlık, yüksek bir akademik başarı ve güçlü bir meslek ahlakı gerektirir. Öğretmene duyulan güven, eğitim sisteminin başarısının temel taşlarından biri olarak görülmektedir.

1950 yılında Kore savaşında yardımına gittiğimiz Güney Kore’nin geldiği ekonomik ve teknolojik seviye tesadüf değildir. Bu seviyenin gerisinde güçlü ve disiplinli eğitim sistemi birinci derecede rol oynamıştır.

Elbette her ülkenin tarihî, kültürel ve sosyal şartları farklıdır. Hiçbir modeli olduğu gibi almak mümkün değildir. Ancak şu ortak gerçeği gözden kaçırmamak gerekir:

Öğretmenin saygın olmadığı hiçbir eğitim sistemi uzun vadede başarılı olamamıştır.

Bu tespiti kendi tarihimiz de doğrulamaktadır.

Selçuklularda öğretmen: Âlim ve toplumun rehberi

Selçuklularda öğretmen, bugünkü anlamıyla yalnızca ders anlatan bir kamu görevlisi değildi. Müderris, toplumun aklını ve ahlakını inşa eden bir âlimdi. Bu nedenle ona verilen değer, sadece maaşla değil, toplumdaki konumu ve devlet içerisindeki itibarıyla da ölçülüyordu.

Nizâmiye Medreseleri bu anlayışın en önemli örneklerinden biridir. Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, eğitim kurumlarını devletin temel kurumlarından biri hâline getirirken, bu kurumların başına dönemin en seçkin âlimlerini getirmiştir. İmam Gazzâlî’nin Bağdat Nizâmiye Medresesi’nde müderrislik yapması, öğretmenlik makamının ne kadar yüksek bir ilmî mevki olduğunu göstermektedir.

Daha da önemlisi, müderrislerin ekonomik durumları vakıflar aracılığıyla güvence altına alınmıştır. Böylece öğretmenin geçim kaygısıyla başka işlere yönelmesi yerine bütün dikkatini ilme, eğitime ve öğrenci yetiştirmeye vermesi hedeflenmiştir.

Osmanlı’da da öğretmenin toplumsal statüsü yüksekti. Bir kişinin “müderris” olması, onun belirli bir eğitim seviyesine, ilmî otoriteye ve toplumsal itibara sahip olduğunu gösteriyordu.

Osmanlı’da muallim, sadece ders veren kişi değildi; mahallenin danışılan insanıydı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında öğretmen, köyün ışığı olarak görülüyordu. Bugün ise öğretmenin toplumdaki konumu, çeşitli nedenlerle tartışmalı hâle gelmiştir.

Bu durumun tek sorumlusu ne öğretmendir ne de velidir. Aslında mesele çok daha geniştir.

Tüketim kültürü, her hizmeti satın alınan bir ürün gibi görmeye başlamıştır. Eğitim de zaman zaman bu anlayıştan etkilenmektedir. Bazı veliler kendilerini okulun doğal paydaşı olmaktan ziyade “müşteri”, okulu ise hizmet sunan bir kurum gibi değerlendirebilmektedir. Böyle bir bakış açısı oluştuğunda öğretmen ile veli arasındaki güven ilişkisi yerini beklenti ve memnuniyet ilişkisine bırakmaktadır.

Oysa eğitim bir alışveriş değildir. Eğitim, ortak sorumluluktur. Okulun görevi çocuğu tek başına yetiştirmek değildir. Ailenin görevi de bütün sorumluluğu öğretmene bırakmak değildir. Gerçek başarı, aile ile okulun birbirini rakip değil, tamamlayıcı olarak görmesiyle mümkündür.

Burada velilere önemli görevler düşmektedir.

Çocuklarının hakkını aramak elbette en doğal haklarıdır. Ancak hakkı aramak ile öğretmenin mesleki otoritesini zayıflatmak arasında hassas bir çizgi vardır. Öğretmeni öğrencisinin yanında küçük düşüren her davranış, yalnızca öğretmene değil, çocuğun eğitimine de zarar verir.

Aynı şekilde öğretmenlere de önemli sorumluluklar düşmektedir.

Toplumun değişen beklentilerini anlamak, mesleki gelişimi sürdürmek, iletişim becerilerini güçlendirmek ve öğrencinin sadece akademik değil, duygusal gelişimine de katkı sağlamak çağımızın öğretmeninden beklenen temel özelliklerdir. İtibar, yalnızca talep edilerek değil; mesleğin gereğini en iyi şekilde yerine getirerek de güçlenir. Öğretmen sınıfta öğrencinin rol modeli oluğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Toplumun genel kabullerine, inançlarına, manevi değerlerine aykırı kıyafetler giymemeli, aykırı davranışlar göstermemelidir. Öğretmen şunu unutmamalıdır; Çocuk bir fotokopi makinası gibi sınıftaki her olup biteni evine taşıyabilmektedir.

Devletin sorumluluğu ise çok daha büyüktür.

Öğretmeni sürekli savunma psikolojisi içinde bırakan değil, hukukun güvencesi altında mesleğini güvenle yapmasını sağlayan bir sistem oluşturulmalıdır. Başarılı öğretmenlerin görünür kılındığı, mesleki gelişimin desteklendiği ve öğretmenin toplumdaki itibarını artıracak politikaların hayata geçirildiği bir eğitim anlayışı, yalnızca öğretmenlerin değil, bütün toplumun yararınadır.

Bugün bir başka büyük değişimin eşiğindeyiz:

Yapay zekâ çağındayız.

Artık öğrenciler birçok sorunun cevabını birkaç saniye içinde bulabiliyor. Bilgiye ulaşmak geçmişe göre çok daha kolay. Bu durum bazı çevrelerde “Acaba gelecekte öğretmene ihtiyaç kalmayacak mı?” sorusunu gündeme getiriyor.

Bu soruya verilecek cevap nettir: Hayır

 Algoritmalar hesap yapabilir, fakat merhamet edemez. Bir yazılım öğrencinin yanlış cevabını düzeltebilir, ama kırılan özgüvenini onaramaz. Bir makine milyonlarca veriyi analiz edebilir, ama bir çocuğun gözlerindeki umudu okuyamaz.

İnsanlık tarihi boyunca eğitimin özü bilgi aktarmak kadar, hatta ondan daha fazla, insan yetiştirmek olmuştur. Bu yüzden gelecekte öğretmenin görevi azalmak bir yana, daha da önemli hâle gelecektir. Çünkü bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bir dünyada doğruyu seçmeyi, eleştirel düşünmeyi, ahlaki sorumluluk taşımayı ve insan kalabilmeyi öğretecek olan yine öğretmendir.

Öğretmenlik bir peygamber mesleğidir.

Öğretmenlik neden peygamber mesleğidir? Çünkü peygamberlerin en temel görevlerinden biri insan yetiştirmekti. Hz. Muhammed’in( S.A.V)“Ben ancak bir muallim olarak gönderildim” sözü, bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an da onun görevini anlatırken “Onlara ayetlerini okur, onları arındırır, Kitab’ı ve hikmeti öğretir” buyurmaktadır (Cum’a, 62/2). Demek ki peygamberlikte öğretmek yalnızca bilgi aktarmak değildir; insanı değiştirmek, olgunlaştırmak ve ahlak kazandırmaktır. İşte gerçek öğretmenlik de budur. Öğretmen bir çocuğa yalnızca matematik, tarih veya Türkçe öğretmez; ona nasıl insan olunacağını da öğretir. Bu nedenle öğretmenlik, sadece bir meslek değil, insan yetiştirme sorumluluğudur.

Bugün yeniden düşünmemiz gereken temel mesele şudur:

Nasıl bir gelecek istiyoruz?

Sadece sınav kazanan çocuklar mı?

Yoksa aynı zamanda dürüst, adaletli, merhametli, çalışkan, anne/ babasına saygılı, akraba ve komşuluk değerlerinin gereğine uyan ve vatanına karşı sorumluluk duyan insanlar mı?

Eğer ikinci soruya “Evet” diyorsak, bunun yolu öğretmeni yeniden toplumun en saygın konumlarından birine taşımaktan geçmektedir.

Öğretmenini değersizleştiren bir toplum, aslında kendi çocuklarının rehberini değersizleştirmektedir.

Öğretmenini yalnız bırakan bir millet, geleceğini yalnız bırakmaktadır.

Öğretmenini sürekli savunma yapmak zorunda bırakan bir sistem, çocuklarının güven duygusunu da zedelemektedir.

Bunun için hepimize görev düşmektedir.

Anne ve babalar olarak çocuklarımızın yanında öğretmenlerimizi itibarsızlaştıran sözlerden kaçınmalıyız.

Öğretmenler olarak mesleğimizin vakarını, adaletini ve ahlakını her şart altında korumalıyız.

Yöneticiler olarak öğretmeni destekleyen, ona güven veren ve mesleki gelişimini teşvik eden bir anlayışı güçlendirmeliyiz.

Ve toplum olarak şu gerçeği hiçbir zaman unutmamalıyız:

Bir ülkenin en değerli hazinesi ne yer altı kaynaklarıdır ne de yüksek binalarıdır.

Bir ülkenin en büyük serveti, iyi yetişmiş insanıdır.

İyi insanı yetiştiren ise iyi öğretmendir.

Öğretmenin itibarını korumak; aslında milletin istikbalini korumaktır.

Çünkü öğretmeni itibarsızlaştıran toplum, en sonunda kendi geleceğini itibarsızlaştırır.

Bir Cevap Yazın

Rafet Fener sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin