MEDİNE’DEN MEDENİYETE: MEDENİ İNSAN KİMDİR?
MEDİNE’DEN MEDENİYETE: MEDENİ İNSAN KİMDİR?
Şehirler bedevi insanlarla dolu
Günlük hayatta yaptığı davranışlardan ciddi biçimde rahatsız olduğumuz bir insanla karşılaştığımızda bazen gayri ihtiyari şu sözler dökülür ağzımızdan: “Medeniyetten nasibini almamış”, “odun gibi”, “bedevi”, “hayvan gibi…”
Peki bu sözleri en çok kimler için söylüyoruz?
Şehirlerin kalabalık mekânlarında çevresine aldırmadan yüksek sesle konuşan, küfürlü konuşmayı normal kabul eden, çekirdek yiyip kabuklarını yere atan, büyüklerine karşı saygısız, küçüklerine karşı nezaketsiz davranan, kendisine ait olmayan bir eşyaya zarar veren, otomobilinin camlarını açıp dinlediği müziğin sesini sonuna kadar yükselterek çevresindekileri rahatsız eden, trafik kurallarına uymayan, başka araçları tehlikeye düşürecek şekilde araç kullanan insanlara…
Herkese açık şehir parklarında, sokakta veya başka insanların bulunduğu ortamlarda özel hayatın sınırlarını hiçe sayanlara…
Oturduğu dairenin aidatını ödemeyen, komşusuna verdiği zararı umursamayan, apartmanda birlikte yaşamanın gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmeyenlere…
Kaldırımda yürürken yere tükürenlere…Tuvalet adabını öğrenememiş, tuvaleti kullanmayı bilmeyenlere…
Kısacası, kendi davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini düşünmeyen, yalnızca kendi rahatını ve çıkarını önemseyen, ortak yaşamın kurallarını hiçe sayan yüzlerce farklı davranış sergileyen insanlara “medeniyetten nasibini almamış” diyoruz.
Biz müslümanlar için Kutsal kabul edilen şehirlerden birisi de Medine’dir. Medine’nin islam öncesi adı Yesrip’dir. Hz. Peygamber’in hicretiyle birlikte burası Medînetü’n-Nebî (Peygamber’in şehri) veya kısaca Medine olarak anılmaya başladı.
Medine kelimesi ile Medeni kelimesi ve medeni kelimesi ile medeniyet kelimesi arasında bir ilişki bulunur.
Medine = Birlikte yaşama mekânı, şehir
Medenî insan = Birlikte yaşamayı bilen insan
Medeniyet = Birlikte yaşamayı mümkün kılan değerler, kurumlar ve kültür bütünü
Buradan hareketle şunu diyebiliriz: Medine, sadece bir şehir değildir; medenî insanın ortaya çıkabileceği bir toplumsal düzen fikridir. Medenî ise sadece şehirde yaşayan insan değildir; birlikte yaşamanın hukukunu, ahlakını ve sorumluluğunu taşıyan insandır. Bu nedenle medeniyet, önce şehirleri değil insanı inşa etme meselesidir. Şehirler insan eliyle kurulur; fakat şehirleri medeni yapan, o şehirlerde yaşayan insanların ahlakı, hukuku ve birbirlerine karşı gösterdikleri saygıdır. Belki de asıl soru “Şehirlerimiz ne kadar modern?” değil, “Bu şehirlerde yaşayan insanlar ne kadar medenî?” sorusudur.
O halde Medenî İnsan Kimdir?
Medeniyet kavramını yalnızca şehirleşme, teknoloji, ekonomik gelişmişlik, yüksek binalar, otomobiller, akıllı telefonlar veya modern yaşam tarzı üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olur. Çünkü insanın elindeki imkânların gelişmesi, insanın kendisinin de aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmez.
Bir insan son model bir otomobile sahip olabilir ama trafikte başkasının hayatını tehlikeye atabilir.
Çok yüksek bir eğitim seviyesine sahip olabilir ama komşusunun hakkını gözetmeyebilir.
Son derece şık giyinebilir, dünyanın farklı ülkelerini gezebilir, pahalı bir evde yaşayabilir; fakat yaşadığı apartmanda yanındaki komşusunun adını bile bilmiyor olabilir.
Bu nedenle medeniyeti yalnızca dış görünüşte, ekonomik imkânlarda veya teknolojik gelişmede aramak doğru değildir.
İbn Haldun’a göre medenî insan; başkalarıyla birlikte yaşayabilen, iş bölümüne katılan, toplumsal düzenin kurallarını benimseyen, üretime ve ortak hayata katkı sağlayan insandır.
Fârâbî’nin anlayışında Medenî insan, kendi mutluluğunu toplumun ortak iyisinden bağımsız görmeyen ve erdemli bir hayatı birlikte gerçekleştirmeye çalışan insandır.
Nurettin Topçu’nun yaklaşımında medenî insan, kendi çıkarının peşinden koşan değil, iradesini ahlâkî bir ideale bağlayabilen insandır.
Norbert Elias’a göre medeni insan; kendi davranışlarını ve dürtülerini kontrol edebilen, bunu yaparken başkalarının haklarını gözeten insan
Max Weber’e göre medeni insan; kurallara uyan, başkasının hakkını tanıyan ve davranışlarını ortak kurallar çerçevesinde düzenleyebilen insandır.
Sezai Karakoç’a göre; ahlâkı, düşüncesi ve davranışları arasında bir bütünlük bulunan insandır
Yusuf Kaplan’ın medeniyet tasavvurunda ise insanın hakikatle bağ kurması, bilgi ve irfanı hikmete dönüştürmesi ve bu birikimi hayatı yeniden inşa etmek için kullanması öne çıkar.
Bu farklı yaklaşımları ortak bir noktada buluşturduğumuzda şöyle bir medenî insan tanımı ortaya çıkmaktadır:
Medenî insan; nefsini ve arzularını kontrol edebilen, aklını kullanabilen, başkasının hakkına saygı gösteren, ortak iyiyi gözeten, toplumsal kurallara uyan fakat gerektiğinde adaletsizliğe karşı çıkabilen, üretime ve toplumsal hayata katkı sağlayan, maddî gelişme ile ahlâkî gelişmeyi birlikte gerçekleştirebilen insandır.
Gayrı medeni insan kimdir?
Bunun karşısında gayrı medenî insan ise teknolojik ve ekonomik imkânlardan yararlansa bile nefsini kontrol edemeyen, başkasının hakkını gözetmeyen, ortak iyiyi kendi çıkarına feda eden, toplumsal sorumluluk taşımayan ve sahip olduğu gücü adalet yerine tahakküm için kullanan insandır.
Öyleyse asıl soru şudur:
İnsan, sahip olduğu gücü başkasına zarar vermeden kullanmayı; özgürlüğünü sorumlulukla sınırlandırmayı; kendi nefsini yönetmeyi; başkasının hakkını kendi hakkı kadar değerli görmeyi ve ortak iyiyi kişisel çıkarının önüne koymayı öğrendiğinde medenîleşir.
Medeniyet Birlikte Yaşama Meselesidir
Dikkat edilirse medenilik ölçüsü büyük ölçüde toplumsal yaşamla ilgili davranışları kapsamaktadır. Çünkü insan, yaratılışı gereği toplumsal yaşamaya mecbur bir varlıktır.
Bugün nüfusumuzun çok büyük bir bölümü şehirlerde yaşamaktadır. İnsanlar geçmişe göre çok daha fazla insanla aynı mekânları paylaşmak, aynı yolları kullanmak, aynı toplu taşıma araçlarına binmek, aynı okullarda eğitim görmek, aynı işyerlerinde çalışmak ve aynı apartmanlarda yaşamak zorundadır.
Bu durum insan ilişkilerini daha karmaşık hâle getirmiştir.
Büyükşehirlerde her gün yüzlerce insanla karşılaşıyoruz. Kimisiyle iş icabı, kimisiyle mecburiyetten, kimisiyle aynı toplu taşıma aracında olduğumuz için, kimisiyle aynı apartmanda yaşadığımız için iletişim kuruyoruz.
İnsan, yaratılışı gereği tek başına yaşayabilecek bir varlık değildir. Hayvanlar gibi yalnızca karnını doyurmak ve hayatını sürdürmekle sınırlı bir varlık da değildir. İlk insan Hz. Âdem Aleyhisselam’dan günümüze insanlar topluluklar hâlinde yaşamışlardır.
Yalnızlık sadece Cenab-ı Allah’a aittir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. İnsan ise ihtiyaç sahibi bir varlıktır. Yemeğe, içmeye, barınmaya, güvenliğe, eğitime, sevgiye, yardımlaşmaya, dostluğa, aileye ve topluma ihtiyaç duyar.
İşte tam da bu nedenle medeniyet, insanın başkalarıyla nasıl yaşayacağını öğrenmesiyle yakından ilgilidir.
Bir insanın tek başına iken iyi davranması elbette önemlidir. Fakat asıl sınav, başkalarıyla birlikte yaşarken ortaya çıkar.
Yanımızdaki insanın hakkını gözetiyor muyuz?
Bizi rahatsız eden bir davranışın başkasını da rahatsız edebileceğini düşünüyor muyuz?
Kullandığımız ortak alanları bizden sonra kullanacak insanları hesaba katıyor muyuz?
Trafikte kendimiz kadar başkalarının güvenliğini de düşünüyor muyuz?
Apartmanda yalnızca kendi rahatını değil komşularımızın huzurunu da önemsiyor muyuz?
İşte medeniyet biraz da bu sorulara verdiğimiz cevaplarda gizlidir.
Asıl Mücadele: Nefisle Mücadele
İnsanın birlikte yaşamasını zorlaştıran en önemli unsurlardan biri de nefsidir.
İnsan yaratılışı gereği bencildir; nefis taşır. İnsan ile melek arasındaki önemli farklardan biri de budur. İnsan, arzuları, tutkuları, öfkesi, hırsı ve çıkarları olan bir varlıktır.
Kur’an-ı Kerim, nefsin bu özelliğine dikkat çekmektedir:
“Şüphesiz nefis, Rabbimin merhamet ettikleri hariç, var gücüyle kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Yûsuf, 12/53)
Yine Kur’an’da:
“Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsini kötü arzulardan alıkoyarsa, şüphesiz onun barınağı cennettir.” (Nâziât, 79/40-41) buyrulmaktadır.
Bir başka ayette ise:
“Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 91/9-10) ifadesi yer almaktadır.
Bu ayetler bize çok önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır: İnsan için medenileşme, yalnızca dış dünyayı değiştirme meselesi değildir. Aynı zamanda insanın kendi iç dünyasını düzenleme meselesidir.
Medeni insan olmanın bir ölçüsünü de Peygamber efendimiz şöyle beyan etmiştir: “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” Bu hadis, medenî hayatın belki de en temel ölçüsünü ortaya koyar: Bir insanın özgürlüğü ve davranışı başkasına zarar vermemelidir. Trafikte, sokakta, iş yerinde ve gündelik ilişkilerde medeni davranışın temelinde bu ilke bulunabilir.
Yine Peygamberimiz H.z Muhammed (s.a.v) ;Sizden biri, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” Hadisleri ile toplumsal yaşamın en temel ilkesi olan karşılıklılık, empati ve başkasının hakkına saygılı olmayı bizlere nasihat etmiştir.
İnsan teknoloji üretebilir, şehirler kurabilir, yollar yapabilir, gökdelenler inşa edebilir, uzaya araç gönderebilir. Fakat bütün bunları yaparken nefsini kontrol edemiyorsa, sahip olduğu güç onu gerçekten medenî hâle getirmiş sayılmaz.
Hatta bazen teknolojik gelişme ile ahlâkî gelişme arasındaki mesafe açılabilir.
Elimizde çok güçlü araçlar bulunabilir; fakat onları nasıl kullandığımız belirleyici olacaktır.
Çünkü güç, ahlâkla birleşmediğinde medeniyet üretmek yerine tahakküm üretebilir.
Mesela, Gazze’de İsrail askerlerinin yaptıklarını tüm dünya ibretle izliyor. İsrail hükümet yetkilileri, askerleri Gazze halkına öyle bir muamele yapıyor ki ahlakın kırıntısı bile yok. Bütün halkın üzerine yıllardır bomba yağdırıyor. Gazze denen bir şehri yerle bir ettiler. Tüm binaları yıktılar, resmi rakamlara göre 70.000 civarı, gerçekte yüzbinlerce insanı çocuk, yaşlı, kadın, sivil demeden hunharca katlettiler. Katletmeye halen devam ediyorlar. “Hayır! İnsan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlaşır.” (Alak, 96/6-7) ayetindeki durumun tam karşılığı bu katliamlar. Şimdi bu İsrail yetkililerine, askerlerine, onlara alkış tutan İsrail medyası çalışanlarına Medeni insan denebilir mi? Bu İsrail askerleri ile insan eti yiyen yamyamları karşılaştırdığımızda hangileri daha vahşidir?
Kur’an’ın şu ifadeleri de insanın kendisini yeterli görmesinin tehlikesine dikkat çeker:
“Allah, hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır.” (Bakara, 2/286)
Demek ki medeniyetin ilk şartlarından biri insanın kendisini sınırlayabilmesidir. Her istediğini yapabilmek özgürlük değildir, insanlık hiç değildir.
Asıl özgürlük, insanın istediği her şeyi yapabilecek güce sahip olduğu hâlde, başkasına zarar verecek olanı yapmamayı seçebilmesidir. Yani nefsine “dur” diyebilmesidir.
İnsanlık Gerçekten İlerliyor mu?
İnsanların çok eski çağlarda daha basit fakat daha meşakkatli bir hayat yaşadıklarına dair birçok bilgimiz var. Kendi hayatımızda yaşanan değişimlere bakarak bile bunu anlamak mümkündür.
Çok değil, bundan 50-60 yıl önce, yani 1960’lı yıllarda ülkemizde insanların büyük bir bölümü köy şartlarında yaşamaktaydı.
Elektriğin olmadığı, evlerde şebeke suyunun bulunmadığı, tuvalet imkânlarının bugünkü gibi olmadığı, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için çok daha ağır şartlarla mücadele ettiği, yolların toz, toprak ve çamur içinde bulunduğu, giyecek ve birçok temel ihtiyacın bugüne göre daha pahalı ve ulaşılması güç olduğu bir hayat söz konusuydu.
Köyde yaşayan insanların iletişim çevresi de son derece sınırlıydı. İnsanların çoğu kendi köylüleri ve akrabalarıyla iletişim hâlindeydi. Çevre köylerle bile iletişim sınırlıydı. Başka şehirlerde, hatta başka ülkelerde yaşayan insanların hayatlarından çoğu zaman haberdar değillerdi.
Çünkü ulaşım imkânları sınırlıydı. İnsanlar çoğu zaman yaya olarak veya at, öküz ve eşek gibi hayvanlarla ulaşım sağlıyordu.
Böyle bir hayatın içerisinde insanların farklı kültürleri, farklı toplumları ve farklı yaşam biçimlerini tanıma imkânı da sınırlıydı. İnsan, büyük ölçüde doğduğu çevrenin kurallarıyla yetişiyor, atalarından gördüklerini sürdürüyor ve hayatını büyük ölçüde bu çerçevede devam ettiriyordu.
Bir ülkenin nüfusunun dörtte üçü köylerde yaşayınca doğal olarak evlilikler de çoğunlukla aynı köy veya yakın çevre içerisinde gerçekleşiyor; çalışma hayatı da büyük ölçüde tarla, bağ, bahçe ve hayvancılık etrafında şekilleniyordu.
Köyde yapılacak iş belliydi.
Yaz mevsiminde tarla, bağ ve bahçe işleri; yılın büyük bölümünde ise hayvancılık…
Bazı köylerde köylünün ihtiyaçlarını karşılayacak basit evler yapabilen ustalar, terziler, marangozlar, berberler ve çeşitli zanaatkârlar bulunurdu. Fakat bu mesleklerin her köyde bulunması da mümkün değildi.
Bizzat benim yaşadığım köy hayatı da büyük ölçüde bundan ibaretti.
Köydeki insanlar askere giden çocuklarının mektuplarını bile bazen başkasına yazdırır, gelen mektupları ise köyde okuma bilen az sayıdaki kişiye okuturlardı.
Bugünden baktığımızda bu hayat bize çok uzak görünmektedir. Oysa daha dün böyle yaşıyorduk.
Daha eski dönemlere baktığımızda da dünyanın farklı bölgelerinde benzer hayatların yaşandığını görüyoruz. 1800’lü yıllarda yaşanan Sanayi Devrimi ile birlikte insan hayatında çok büyük değişimler meydana gelmeye başladı.
Bundan önceki yüzlerce yıl boyunca insanların günlük yaşamları arasında bugünkü kadar büyük farklılıklar yoktu. 900’lü, 1200’lü, 1500’lü ve 1700’lü yıllarda yaşayan insanların hayatları arasında elbette önemlifarklılıklar bulunmakla birlikte, günlük hayatın temel özellikleri açısından büyük benzerlikler de vardı.
Bugün dağda hayvan otlatan bir çoban bile yağmurdan korunmak için doğal bir sığınak arar. Kayalıkların kovukları veya mağaralar, insanın doğa şartlarından korunabilmesi için bulabileceği en uygun yerlerden bazılarıdır.
Dolayısıyla insanlık tarihi aynı zamanda barınma, beslenme, ulaşım, iletişim, üretim ve birlikte yaşama biçimlerinin sürekli değiştiği bir tarihtir.
Fakat burada çok önemli bir soru ortaya çıkmaktadır:
İnsan hayatının şartları değiştikçe insanın kendisi de gerçekten medenileşiyor mu?
İmkânlar Arttı, Peki İnsan Değişti mi?
Bugün geçmişte hayal bile edilemeyecek imkânlara sahibiz. Dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içerisinde iletişim kurabiliyoruz. Bir şehirden başka bir şehre birkaç saat içerisinde ulaşabiliyoruz. Dünyanın farklı ülkelerini gezebiliyor, farklı kültürleri tanıyabiliyoruz.
Bilgiye ulaşmak için kütüphanelere gitmek zorunda değiliz. Bir telefon ekranından dünyanın en büyük bilgi kaynaklarına ulaşabiliyoruz.
Evlerimizde geçmiş dönemlerin saraylarında bile bulunmayan konfor imkânlarına sahibiz.
Fakat bütün bu gelişmelere rağmen hâlâ trafikte birbirimize tahammül edemiyoruz. Hâlâ sıraya girmekte zorlanıyoruz. Hâlâ başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemsemiyoruz.
Hâlâ yüksek sesle konuşarak çevremizdekileri rahatsız edebiliyoruz. Hâlâ ortak kullanım alanlarını kirletebiliyoruz. Hâlâ komşumuzun derdinden habersiz yaşayabiliyoruz.
O hâlde teknolojik gelişme ile insanî gelişme arasında otomatik bir ilişki olmadığını kabul etmek zorundayız.
Medeniyet yalnızca dış dünyanın değişmesi değildir.
Medeniyet, insanın kendisini değiştirmesidir.
Birlikte yaşamanın kuralları vardır. Ancak bu kuralların tamamı kanunlarda yazmaz.
Bazı davranışlar hukuken zorunlu değildir ama ahlâken gereklidir. Bazen bir insanın medeni olup olmadığını anlamak için diplomasına, makamına, servetine veya kullandığı otomobile bakmak gerekmez. Onun başkasının sıkıntısını fark edip etmediğine bakmak yeterlidir.
Bir dostumdan dinlediğim yaşanmış bir hayat hikâyesi bunu çok güzel anlatıyor.
Bir iftar programında yeni tanıştığım Hanefi Hoca Trabzonlu. Soyadı Mahitapoğlu. İlk defa böyle bir soyadı ile karşılaştım. Kendisine soyadının ilginç olduğunu ve daha önce hiç duymadığımı söylediğimde, soyadlarının hikâyesini şöyle anlattı:
“Bizim soyadımız bu değildi, bu bizim köydeki lakabımızdı. Köyde bize Mahitapoğulları derler. Ben babama bizim lakabımızın anlamı nedir diye sorduğumda, bana şunu anlattı:
Kendi babası, yani dedem, köyde hatırlı ve saygın bir kişi olarak bilinirmiş. Rahmetli dedem, köyde kimin hastası var, hangi hasta yatalak, kimin yardıma ihtiyacı var, kim maddî sıkıntı içinde, bilirmiş.
Bazı günlerde yatalak hastası olan evlerin kapısını herkesin yatma vaktinde çalar, ev sahiplerine ‘Bu gece hastanıza ben bakayım, siz gidin istirahat edin.’ dermiş.
Hasta yakınları o gece dinlenirmiş. Birkaç gün sonra başka bir komşuya aynısını yaparmış.
Gecenin geç vaktinde geldiği için dedeme ‘Mahitapoğlu’ lakabını takmışlar. Aslında mahitap değil, mehtap demek istiyorlar ama yerel olarak ‘Mehtapoğlu’ yerine ‘Mahitapoğlu’ demişler.
Biz bu hikâyeyi duyunca lakabımızın gurur verici olduğunu gördük ve soyadımızı da ‘Mahitapoğlu’ olarak değiştirdik.”
Şimdi sormak istiyorum:
Aynı binada yaşayan, bırakın komşusunun hastasını bilmeyi, komşusunun adını bile bilmeyen; fakat kendisine soru sorulduğunda saatlerce konuşabilen, hemen her konuda bir şeyler söyleyebilen, kıyafeti düzgün, üzerindeki elbisesi kaliteli, telefonu ve arabası bir servet değerinde olan, binanın yıllık yönetim toplantısına bile katılmayan ama yurt içi ve yurt dışı tatil görüntülerini paylaşan, sıla-i rahimi bilmeyen, bayramları yalnızca tatil olarak algılayan, akraba ziyaretini unutmuş kişi mi medenîdir?
Yoksa Trabzonlu o dede mi?
Cevabı aslında hepimiz biliyoruz.
Çünkü medeniyetin ölçüsü sahip olduklarımız değil, başkaları için ne yaptığımızdır.
Medeniyet Bazen Bir Cümlede Gizlidir
Bir başka örneği de Konyalı bir akrabamızdan, Feridun Hoca anlatıyor;
Daha önce birlikte görev yaptığımız farklı bir şehirde yaşayan arkadaşımı ziyaret etmiştim. Arkadaşımın evinde yatalak bir teyze görünce sordum:
“Annen mi?”
Arkadaşım:
“Evet, annem.” dedi.
“Maaşallah annene sen bakıyorsun öyle mi?” diye sorunca:
“Yok hayır, annem bize bakıyor.” dedi.
Ben de konuyu kapattım.
Biraz sonra dışarı çıktık. Arkadaşım bana şöyle dedi:
“Hocam, yaşlı ve bakıma muhtaç anne ve babanın yanında ‘Sen mi bakıyorsun?’ cümlesi hiç hoş bir cümle değil. Böyle konuşmalar onları üzüyor. Mesela bir anneye ‘Çocuğuna sen mi bakıyorsun?’ desek abes bir soru olur değil mi? Hiçbir anne ‘Çocuğun bakımını da ben yapıyorum.’ demez. Neden biz şimdi bir eşyaya bakıyor gibi annemize bakmış olalım? Hep o bize bakıyor.” Biz sadece ona yardım ederek evlatlık görevi yapıyoruz.
İşte medenî bir evlat örneği tam da budur.
Sadece doğru davranışı yapmak değil, kullandığı cümlenin karşısındaki insanın kalbinde nasıl bir etki oluşturacağını da düşünmek…
İncelik budur. Medeniyet biraz da budur.
Düşünmek, hissetmek ve düşündüğünü davranışa dönüştürmek…
İnsanlar Ne Zaman Medenî Olacak?
Trafikte, komşuluk ilişkilerinde, akrabalık ilişkilerinde, işyerinde, sokakta, parkta, okulda o kadar çok gayriinsanî davranışla karşılaşıyoruz ki insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:
Bu insanlar ne zaman medenî bir insan olacaklar?
Belki de soruyu biraz değiştirmemiz gerekiyor.
“İnsanlar ne zaman medeni olacak?” demek yerine:
“Ben ne zaman daha medeni bir insan olacağım?”
Çünkü medeniyet başkasından beklediğimiz bir davranış biçimi olmaktan önce kendimizde başlatmamız gereken bir dönüşümdür.
Trafikte herkesin hata yaptığını düşünüp kendimizi kusursuz görüyorsak medenîleşemeyiz.
Komşularımızdan anlayış beklerken onların ihtiyaçlarını hiç düşünmüyorsak medenîleşemeyiz.
Kendi çocuğumuza gösterilmesini istediğimiz saygıyı başkasının çocuğuna göstermiyorsak medenîleşemeyiz.
Kendi hakkımızı savunurken başkasının hakkını yok sayıyorsak medenîleşemeyiz.
Özgürlüğümüzü savunurken başkasının özgürlüğünü tehdit ediyorsak medenîleşemeyiz.
Her türlü haklarımızı bilirken sorumluluğumuzu bilmiyorsak medenileşemeyiz.
Kısacası medeniyet, insanın kendisine tanıdığı haklarla başkasına tanıdığı hak arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmasıdır.
Kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmadığında…Başkasının hakkını kendi hakkı kadar değerli gördüğünde…Gücünü başkasını ezmek için değil, başkasına fayda sağlamak için kullandığında…Özgürlüğünün yanında sorumluluğunun da olduğunu kabul ettiğinde…Nefsinin her istediğini yapmak yerine, nefsine “hayır” diyebildiğinde…Bir başkasının sıkıntısını kendi sıkıntısı gibi hissedebildiğinde…
Ve bütün bunları yalnızca insanların kendisini görmesi için değil, doğru olduğuna inandığı için yaptığında…
İşte o zaman insan medenîleşmeye başlar.
Belki de medeniyet dediğimiz şey, büyük binalardan ve büyük şehirlerden önce insanın kendi iç dünyasında başlayan küçük bir değişimdir.
Bir çöpe çöp kutusu aramak…Trafikte diğer sürücünün de bir insan olduğunu hatırlamak…Komşusunun hastasını sormak…Yaşlı bir insanın gönlünü incitmemek…İhtiyacı olanın kapısını çalmak…Elimizdeki imkânı paylaşmak…Ortak alanı kendimizinmiş gibi temiz tutmak…Sıraya girmek…Bağırmadan konuşmak…Küfür etmemek…Başkasının huzurunu kendi eğlencemize feda etmemek…
Bunların hiçbiri insanlık tarihi açısından büyük keşifler değildir.
Ama medeniyet tam da bu küçük davranışların toplamında ortaya çıkar.
Bir toplumun medeniyet seviyesini yalnızca yollarının genişliği, binalarının yüksekliği, teknolojisinin gelişmişliği veya kişi başına düşen gelir seviyesi belirlemez.
Bir toplumun gerçek medeniyet seviyesini, insanlarının birbirlerine nasıl davrandığı belirler.
Çünkü medeniyet, insan için yapılır. İnsan medenileşmiyorsa medeniyetin bütün araçları anlamını kaybeder.
Bugün elimizde geçmişte hiçbir dönemde olmadığı kadar büyük imkânlar var.
Fakat bu imkânları insanî bir ahlâkla birleştiremezsek, daha güçlü ama daha kaba; daha zengin ama daha bencil; daha eğitimli ama daha duyarsız; daha teknolojik ama daha yalnız toplumlar hâline gelebiliriz.
Bu yüzden asıl meselemiz yalnızca daha gelişmiş şehirler kurmak değildir.
Asıl mesele, o şehirlerde yaşayan insanı geliştirmektir.
Asıl mesele, daha büyük binalar yapmak değil, daha büyük gönüller inşa etmektir.
Asıl mesele, daha hızlı araçlara sahip olmak değil, başkasının hayatına saygı göstermektir.
Asıl mesele, daha çok bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi hikmete dönüştürmektir. Asıl mesele, daha çok kazanmak değil, kazandığımızı insanlığın ortak iyiliğine dönüştürebil
